06.12.2009 18:21
Antalya Özgür-Der: Her Türlü Zulme Hayır!
Yazı boyutunu büyütmek için : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Özgür-Der Antalya Temsilciliği, kapalı yol havuz yanında bir basın açıklaması yaptı. Basın açıklaması Fatma Ulusu tarafından okundu.

Basın açıklaması "Danıştay 8. Dairesi'nin katsayıyla ilgili kararıyla ilgili İstihbarat Dairesi Başkanlığı tarafından Genelkurmay 2. Başkanı'na gönderilen yazıyı, "Kafes" darbe planını, ABD'nin Afganistan'a asker gönderilmesi talebini ve İsviçre'deki minare yasağını" konu alıyordu.

Afganistan'a ek asker talebine karşı çıkılarak basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

"Afganistan da asker bulundurmak ek asker göndermek işlenmekte olan insanlık suçuna ortak olmaktır. İslami direniş mücadelesine işgalcilerin talepleri doğrultusunda takviye asker gönderilmek istenmesini lanetliyoruz."

"Çatışmalara katılmasa da Türkiye halen NATO çerçevesinde bu ülkede asker bulundurarak emperyalist işgal suçuna dolaylı da olsa ortaklığını sürdürmektedir. Ve işgal ortadan kalkmadıkça bu ülkede emperyalist güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin yükünü hafifletmeye yönelik projelerde rol almak asla meşru olamaz. Afgan halkına yapılacak en güzel davranış işgalci güçlerin elinde bir oyuncak olmaktan çıkıp, Afgan halkına destek olmaktır."

İsviçre'de "Minareler yasaklansın mı?" konulu bir referandum yapılmış, referandum öncesinde İsviçre'nin birçok kenti, tepeden tırnağa kara burkaya bürünmüş bir kadının ve arkasında İsviçre bayrağı üzerine yerleştirilmiş füzeleri andıran kara renkli minarelerin resmedildiği afişlerle donatılmış ve minareler yasaklanmıştı.

Bunun üzerine referanduma Türkiye'den bakanlar, alınan kararın yersiz, saçma olduğunu ifade etmişlerdi. Basın açıklamasında da kendi ülkesindeki zulümleri görmeyenlerin, söz konusu uzak diyarlar olunca nasıl da aslan kesildiklerinin görüldüğüyle ilgili olarak şu ifadelere yer verildi:

 "Yaşadığımız topraklarda başörtüsü yasağından tutun da düşünce özgürlüğü bağlamında birçok sorun varken İsviçre'deki minare yasağına "din ve vicdan özgürlüğünün ihlali" olarak tanımlayan ve "özünde hoşgörüsüzlüğün, İslamofobinin, hatta İslam düşmanlığının bulunduğu açık olan bu yasağa karşı güçlü bir tepki gösterilmesini" isteyen bizim yasakçılar! başörtülü bir genç kızın hayallerini ellerinden alırken aynı şeyleri söyleyememektedirler. Böyle bir anlayış nasıl mümkün olabilir? Akıl erdirmek mümkün değil."

Basın açıklamasına katılanların "Kurban vermeyeceğiz", "Mahkeme geleceğimizi belirleyemez", "Danıştay adaleti kafesledi", "Darbeci baronun dediği oldu", "Danıştay darbesine HAYIR!", "Uyuma Öğrencine/haklarına sahip çık", "Başörtülülere ve meslek liselilere özgürlük", "Katsayı zulmü ve başörtüsü yasağı kalkmadıkça üniversite sınavı adil olamaz!" yazılı dövizleri taşımaları dikkat çekti.

Basın açıklamasında "Uyan Diren Özgürleş!", "Zulme karşı direneceğiz!" vb. sloganlar atıldı. 3 Ocak 2010 saat 13:30'da yine bu meydanda buluşacaklarını ifade ederek, basın açıklamasını sona erdirdiler.

Basın Açıklamasının Tam Metni

Danıştay'ın şaibeli katsayı kararından sonra tepkilerin artarak devam etmesi yasak ve engellemelerin halk nezdinde kabul görmediğinin ve halkın hakları için mücadele edeceğinin bir göstergesidir. Yıllardır demokrasi denilip darbecilerin alkışlandığı, birilerinin başı sıkışınca ordunun göreve çağırıldığı bu ülkede ne yazık ki adaletsizlikler hala devam etmektedir. Danıştay'ın; İstanbul Barosunun isteğiyle YÖK'ün aldığı katsayı eşitliğini sağlayan kararının iptaliyle başlayan süreç devam etmektedir. 28 Şubattan bu yana meslek liseli binlerce gencin üniversite sınavında mağdur edilmesine yol açan bu süreç, işte şimdi düzeltiliyor derken yasakçı ve baskıcı zihniyet yine iş başındadır. Katsayı düzenlemesiyle eşit puan umuduyla üniversite sınavına hazırlanan imam hatipli ve meslek liseli gençler, Danıştay'ın son kararıyla ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdir.

YÖK, Danıştay'ın katsayı kararına itiraz etmiş ve bir "B" planı hazırlamıştır. Çünkü YÖK'ün kendi sahip olduğu hakları kullanmasına izin vermeyen yasakçı zihniyet katsayı zulmünün bitmesine izin vermek istemeyecektir. Burada asıl düşünülmesi gereken, devletin en üst makamlarına halkın oylarıyla çıkanların, halkın taleplerine karşı gösterdikleri 'işte yaptık da olmadı!' tavrıdır. Kendi yönetimindeki bürokratlara söz geçiremeyen, haksızlıklar karşısında aciz bir tavır gösteren seçilmişler zümresi, acaba ne zaman halkı temsil yetkilerini kullanacaklardır?

Soruyoruz; çünkü darbe süreci hala işletilmeye çalışılmaktadır. İstihbarat Dairesi Başkanlığı tarafından üç ay önce Genelkurmay 2. Başkanı'na gönderilen yazıda, YÖK'ün katsayı düzenlemesinin toplumdaki birlik ve beraberliği bozacağı ileri sürülerek İstanbul Barosu'nun Danıştay'da açtığı iptal davasına atıf yapılarak, 'gelişmelerin takip edilmesinin uygun olacağı' belirtiliyor. 21 Ağustos 2009 tarihli raporda, "katsayı eşitliğinin İmam Hatip Liselilerini üniversiteye girişte avantajlı hale getireceği" savunuluyor. "Muhafazakar yaşam tarzını benimseyenlerin kamusal alanda varlıklarının genişletilmesinin hedeflendiği" kanaatine varıldığı belirtilen raporda, düzenlemenin toplumdaki birlik ve beraberliği bozacağı ileri sürülüyor. Meslek liselerinin sınavsız ön lisans hakkının elinden alınması sebebiyle dershanelere talebin artacağı iddia ediliyor. İstanbul Barosu'nun ve Eğitim-İş Sendikası'nın açtıkları iptal davasının yanında, düz lisede okuyan öğrenci ve velileri tarafından da dava açılabileceği anlatılıyor. Yeni düzenlemenin 2010'dan itibaren uygulanması halinde normal liselilerin mağdur olacakları konusu işlenerek, sınav sisteminin sürüncemede kalabileceği görüşü aktarılıyor. Ayrıca görevi ülkeyi savunmak olan askerin, katsayı üzerindeki bu ilgileri acaba nereden kaynaklanıyor? "Kafes" adlı darbe planları çerçevesinde çocukların en yoğun olduğu bir saatte bir müzeyi havaya uçurmak isteyen personelleriyle uğraşmak yerine katsayı problemi öyle mi? Yoksa "İrtica" gerekçeli olarak iki subayın TSK ile ilişkisi kesilmesi mi? Darbe söylentilerinin artık gazetelerin günlük haberleri haline geldiği, yolsuzlukların ayyuka çıktığı her yerden ordu malı silahların fışkırdığı bir ortamda görevi olmayan konularla ilgilenen askerin çalışma şevki gözlerimizi yaşartıyor doğrusu.

Zulüm ve haksızlıklar sadece Türkiye'de değil çevremizde de sürüyor. Afganistan yıllardır emperyalist güçlerin işgali altında. Afganistan halkı yıllardır en temel insan haklarından mahrum, binlerce masum kadın, çocuk katledildi.  Afganistan da asker bulundurmak ek asker göndermek işlenmekte olan insanlık suçuna ortak olmaktır. İslami direniş mücadelesine  işgalcilerin talepleri doğrultusunda takviye asker gönderilmek istenmesini lanetliyoruz. İmar ve eğitim gibi görevler işgale ortak olma gerçeğini ortadan kaldırmaz. "Afgan" halkı yıllardır ABD zulmüyle can çekişiyor. ABD, Afganistan'da girdiği çıkmazdan nasıl kurtulacağını bilmiyor. Bu yüzden NATO üyesi olan Türkiye'den Afganistan'a asker takviye etmesini istiyor. Bölgede bulunan Türkiye'den giden askerlerin sadece imar ve eğitim faaliyetlerine katkı sağlamak için bulunması Afgan direnişine karşı mücadele etmemesi yeterli değildir. ABD bölgedeki askerlerin artmasını istediği gibi sadece imar ve eğitim faaliyetleriyle de değil direnişçilere karşı savaşmasını da istiyor. Çatışmalara katılmasa da Türkiye halen NATO çerçevesinde bu ülkede asker bulundurarak emperyalist işgal suçuna dolaylı da olsa ortaklığını sürdürmektedir. Ve işgal ortadan kalkmadıkça bu ülkede emperyalist güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin yükünü hafifletmeye yönelik projelerde rol almak asla meşru olamaz. Afgan halkına yapılacak en güzel davranış işgalci güçlerin elinde bir oyuncak olmaktan çıkıp, Afgan halkına destek olmaktır.

Kendisinden başkasına öteki olarak bakan batı medeniyetinin ulaştığı son noktalardan biri de İsviçre'deki minare yasağıdır. Bugün İslam'ın sembolü olarak kabul edilen minarelerin yasaklanması, batı medeniyetinin öteki saydıklarının hiçbir hakkını tanımadıklarının nişanesidir. Bazıları özgürlükler adına batıdan yardım beklerken, batı gerçek yüzünü bir kez daha göstermiş oldu. Ülkede yaşanan zulümlere karşı çıkmadan, dışarıdaki adaletsizliklere karşı olmak da çok tuhaf. Uzaklara gitmeye hiç gerek yok, içimizdeki yasakçıları da görelim. Yaşadığımız topraklarda başörtüsü yasağından tutun da düşünce özgürlüğü bağlamında birçok sorun varken İsviçre'deki minare yasağına "din ve vicdan özgürlüğünün ihlali" olarak tanımlayan ve "özünde hoşgörüsüzlüğün, İslamofobinin, hatta İslam düşmanlığının bulunduğu açık olan bu yasağa karşı güçlü bir tepki gösterilmesini" isteyen bizim yasakçılar! başörtülü bir genç kızın hayallerini ellerinden alırken aynı şeyleri söyleyememektedirler. Böyle bir anlayış nasıl mümkün olabilir? Akıl erdirmek mümkün değildir.

Bizler kim tarafından ve her ne sebeple yapılmış olursa olsun zulmün karşısındayız. Ne darbeciler ne de küresel güçler bizlere boyun eğdiremez ve eğdiremeyecektir de.

ŞUNU ASLA UNUTMAMALIYIZ: HAK SAHİPLERİ HAKLARINA SAHİP ÇIKMADIKÇA ZALİMLER ZULÜMLERİNE DEVAM EDECEKTİR.

Allah'a emanet olun.

DİĞER HABERLER