28.12.2016 18:05
“Darbeler Üzerine Yapısal Yaklaşımlar”
Yazı boyutunu büyütmek için : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Murat Aydoğdu’nun sunumuyla Sakarya Özgür-Der’de “Darbeler Üzerine Yapısal Yaklaşımlar” konuşuldu.

Sakarya Özgür-Der'de darbeler ve darbeciliğin ele alındığı bir seminer düzenlendi. Araştırmacı-yazar Murat Aydoğdu tarafından sunulan seminer, dernek salonunda gerçekleştirildi.

Sezai Arıcıoğlu'nun kısa giriş konuşması yapmasının ardından başlayan sohbette Murat Aydoğdu tarafından ele alınan, değerlendirilen ve tartışılan hususların özeti şu şekilde:

Osmanlı'da darbeler Tanzimat sonrası saray eli ile başlatılan Batlılaşmanın yine saray tarafından Batı'ya yollanarak oluşturulan yarı asker yarı sivil bürokratlar tarafından Jakoben/dayatmacı birtakım metotlarla devam ettirilmesidir.

Buna karşılık Osmanlı Batılılaşması Batı'nın daha çok teknik yönlerini almak şeklinde gerçekleşirken, Jön Türkler ve daha sonra İttihatçılar tarafından bu Batı'ya ait değerlerin içselleştirilmesi ile sürmüştür. Yine de İttihatçıların ilk oluşumu sonraki çizgisinden farklı olarak İslamcılık ve Osmanlıcılık da içeren karma bir siyasal yaklaşımdır. Ama zamanla Ulus model üzerinde şekillenip tekilleşmiş ve adeta 'yeniden bir ulus' yaratılmıştır.

Osmanlı yapısı itibari ile merkezinde askerin olduğu bir örgütlenmedir. Tımarlı sipahi uygulaması Roma'dan alınan bir uygulama olup, merkezden yönetilen askeri teşkilatlanma biçimidir.

Batı feodalitesinden farklı olarak Osmanlı'da 'seyfiye' denilen askeri sınıf ile diğer sınıflar arasında yatay ve dikey geçişler mümkündür. Batı'daki soylu/aristokrat sınıfının aksine devşirme ya da medrese öğrencilerinin bürokraside yükselmeleri mümkün, hatta asıldır. Bu da çoğunlukla teşkilatçı, komitacı tiplerin zamanla iktidar üzerinde söz sahibi olmalarını mümkün kılmıştır.

Yine Osmanlı'nın değiştirilmesi/geliştirilmesi zamanı içinde mümkün olmayan devlet geleneği nedeni ile güçlenen asker ve bürokratlar sarayı baskı altına alıp, sarayın desteğini öyle ya da böyle alıp iktidardan pay sahibi olurlar ve zamanla artık devlet geleneği denen şey biraz da halktan kopuk ve halkı sadece edilgen bir unsur olarak gören bir zihniyete evrilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'na doğru İttihatçılar süreç içerisinde bir seri darbe ile tek otoriteye dönüştüler. 31 Mart olayları incelendiğinde tamamı ile İstanbul'da İttihatçıların provakasyonları ile oluşturulan önce kaos ve otorite boşluğu oluşturulması, ardından Hareket Ordusu ile bu boşluğu doldurmalarından başka bir şey değildir.

Bu süreçte Türkiye, tarihinde 1946 da da tekrarı görülen 'Sopalı Seçim' gibi darbevari seçim oyunları ile tanışır.

21 Kasım1911 İstanbul ara seçimlerinde, daha 20 günlük kuruluş tarihi olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kazanmış olması İttihatçıları erken ve sopalı seçime götürür, hatta bununla bile yetinmeyen İT (İttihat ve Terakki) Balkan Savaşı'nın kaotik ortamında 28 Ocak Babıali Baskını ile iktidara tam ve militer olarak el koyacaktır. Bu yeni asker bürokrasinin artık seçim denilen oyunu hiçbir zaman kuralı ile oynamayacağının sinyalidir de.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemi de İT'in kaybettiği primin onun içerisinde yetişip, iç çekişmelerle iktidar olamamış kişisel çevrelerin kendi otoritelerini ikamedir diyebilriz. Burada yeni rejimin oluşması da aslında tirajı komik bazı olaylara dayanır. Gerçekte Ankara merkezli ve totaliter Batı'cı yeni nizam başlangıçta İstanbul ve Osmanlı ile çok net ayrılık içerisinde değildir. Tam tersi birlikte ve siyasi bazı manevralarla İtilaf kuvvetlerinin işgaline karşı bir direniş vardır.

İlginç olan bir gerçek de şudur: Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti hareketi işgalin en zor şartları altında hayret verici bir aktivite ile Meclis-i Mebusan seçimlerini gerçekleştirir ve Meclis İstanbul'da kurulur, uzun süre İstanbul'da çalışır. Mustafa Kemal'in Meclis'i Ankara'da istemesine karşın Meclis ısrarla İstanbul'da toplanır. Süreç içerisinde İstanbul ile içi içedir. Öyle ki birçok hatıratta Rauf Orbay'ın Mustafa Kemal'in emri ile Meclis'in İngilizler tarafından basılması için çalıştığı yazılır. Nihayet Kurtuluş Savaşı'nı başlatan seçilmiş Meclis 18 Mart 1920'de İngilizler tarafından basılır. 324 vekilin büyük çoğunluğu İngilizler tarafından sürgüne yollanırken sadece 115 tanesi kaçarak Ankara'ya gelir. 23 Nisan'da Cumhuriyet'i kuran bu Meclis'tir. Acaba İngilizler eli ile bir darbe mi yapılmıştır?

Hatta bu da yetmez, Lozan'a karşı olan bu Birinci Meclis feshedilir ve 28 Haziran 1923'de tümü Halk Fırkası'ndan atanmışlardan oluşan göstermelik bir seçimle İkinci Meclis kurulur. İbretlik tarih...

İşgal altında bile özgürce yapılabilen birinci seçime karşı atanan kişilerden oluşan İkinci Meclis. Bu aslında ikinci ve tamamına erdirilen bir darbedir. İşin aslı Türkiye Cumhuriyeti aslında bir nevi darbe ile kurulmuş bir rejimdir.

Cumhuriyet Dönemi köklü değişimlerin, devrimlerin olduğu bir tarih dilimidir. Darbelerde siyasi, ekonomik ve örgütlenme ayakları vardır. Mustafa Kemal Batılı devrimleri gerçekleştirmesine, kendi tek ve sorgulanmaz iktidarını kurmasına rağmen ilginç bir şekilde döneminde etkin olan faşist ve sosyalist totaliter rejimleri değil, Batı yanlısı liberal, kapitalist sistemi yerleştirmeye çalışıyordu.

Lozan süreci, İzmir İktisat Kongresi kararları ve sonraki manevralar tamamen bunu gösterir. Burada ilginç bir figür daha var: İsmet İnönü... İsmet İnönü Birinci Harp boyunca, çok parlak bir kariyer göstermese de hep orduların kurmay subaylığını yapmış, yani teşkilatçı, hesapçı, lojistik ve takviyeleri bilen, işini sağlama alan, hep ikinci planda kalan yardımcı, zihin olarak yeniliğe açık değil, merkeziyetçi bir profil. Nitekim Kurtuluş Savaşı'nın(!) hemen ardından Mustafa Kemal İnönü kabinesinin istifasını ister, 21 Kasım 1924'te Fethi Bey hükümeti kurulur. Fethi Bey hükümetinin Şeyh Said isyanındaki pasifliği üzerine tekrar İnönü hükümeti kurulur. Teşkilatçı, merkezci ve acımasızdır İnönü! Sonraki devrimler süreci bunun devamını gerektirir. Bütün bunlar silaha gerek duymayan tepeden değişimle, darbe denir mi? Belki! Zira ne halkın ne kadroların ne de geniş kesimlerin fikri alınır, dikte edilen şeylerdir tamamı...

İnönü'nün ikinci uzaklaştırılması da benzer bir şeydir. İsmet İnönü 1932'de Moskova'ya gider, dönüşünde hedefleri açıkça deklare eder. "Komünist ve faşist yeni rejimlerin, eski nizama karşı örnek alınması, yığınları terbiyeden geçirmek." 1936'da Recep Peker'in aynı amaçlarla İtalya ziyareti ve dönüşü "Faşist Konsey" kurulması raporu Başbakan İnönü tarafından onaylanır. Mustafa Kemal burada devreye girecektir. Zira onun için Batı değerli devrimlerin yerleşmesinden öte anlamı olmayan için İnönü iktidarı kapitalist, liberal yönetime uygun değildir. Malum tartışma ve İnönü'nün sürgünü gelir ardından.

Mustafa Kemal'İn ölümü sonrası İnönü'nün Ankara'ya dönüp tulum oyla Cumhur Reisi seçilmesi de ilginçtir! Bir tane bile itiraz yok mudur? Yoktur.

Bizce oluşan bürokrasinin artık değişim istememesi ve kendi mevki ve makamlarını koruma güdüleri. Anlaşılan darbe ile kurulan Cumhuriyet, liderini de darbe ile değiştirmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ordu içerisinde bölünme işaretleri başlar. Değişim zorlamaktadır. Generaller İnönü'ye bağlıdır, "Seçimde yenilirsek iktidarı sana alır veririz." diyecek kadar. Buna karşılık genç subaylar hoşnut değil. 1947 CHP parti olarak Marshall Yardımları ve Truman Doktrini çerçevesini kabul eder, zira bu yeni dünya düzenidir ve karşı çıkmak mümkün değil. Ama bürokratik CHP oligarşisi bunu kabul edemez, görünüşte kabul etse de uygulayamaz.

1950 Demokrat Parti iktidarı bu zorlamanın ürünüdür. İnönü de değişime karşı çıkmaz. Muhtemelen kurnaz politikası gelişmeleri ve kaosu görmüştür. Ama yapısallığı kendi partisini törpüledikten sonra darbeyi yönlendirecektir. 1960, 27 Mayıs Darbesi öncesi 1950 öncesinin tersi bir komuta kademesi oluşturur. Generaller darbeye karşı genç subaylar taraftar. 37 alt rütbeli subay darbeyi yapacaktır, 14'ü daha sonra tasfiye edilecektir. İçlerinde sivrilen biri yok, darbenin lideri kimdir peki? Açıkça söyleyelim ki İnönü.

Burada darbelerde de iki ayrı form ortaya çıkıyor. 27 Mayıs Darbesi emir komuta zinciri içerisinde değil. Darbeyi yapan alt kademeler generalleri zorla başa getiriyor. 12 Eylül 1980 ise tam anlamı ile emir komuta zinciri içerisinde.

Bu açıdan bakınca 15 Temmuz darbesi daha çok 27 Mayıs'a benziyor. Komuta kademesi darbede aktif değil ama bastırılmasında da aktif değil. Darbenin ekonomik ayağı tamam, TÜSİAD hala ekonominin, sermayenin ezici kısmını elinde tutuyor ve Gezi Kalkışması gibi eylemleri desteklemiş, siyasi ayak tamam, CHP, HDP ve MHP'de teşkilatlarda (o zaman daha etkin olan) yeni oluşumcular darbeye desteğe hazır. Hatta birçok İslami cemaate sızılmış, ele geçirilmiş, asker ve sivil bürokrasi tamamen ellerinde. Tabii şunu da vurgulamak gerek bütün bu güce karşı 17-25 Aralık'ta darbeyi yemiş ve tedrici olarak tasfiye edilmeye giden bir örgütlenme FETÖ. Bu kısım içimizde hayli tartışıldı, yapının durumu az çok biliniyor. Vurgulamamız gereken önemli nokta FETÖ darbenin sadece bir kanadı!

Ayrıca arada muhtıralar döneminde bir olguya daha işaret edelim. Marjinal, mezhepçi, etnik örgütlenmeler, devrimci(!) sol örgütler her zaman figürandır, asla darbenin asli unsuru olamazlar. Madanoğlu cunta denemesi başarılı olsa bile, 15 Temmuz darbesi başarılı olsa bile tasfiye edilecek hatta çok daha şedit cezalandırılacak bindirilmiş kıtalar.

Her darbe ekonomiye korkunç yük getirir ama devlet devamlılığını bozmaz. Darbeyi yiyen sosyal ve siyasal çevreler içerisinde bile ağırlıklı guruplar yeni kabinelerde yer alır bir çeşit milli birlik hükümetleri kurulur, marjinaller, devlet bütünlüğünü tehdit eden yapılar ezilir. Tabii ki, bu arada kronik uzun vadeli sıkıntılar da oluşur.

Sonuçta darbelerin post modern olanı 28 Şubat'ta gerçekleşmiş ve tamamıyla İslami gelişmelere İslamlaşmaya yönelik olmuştur. Batı Çalışma Grubu gibi yapıların organize ettiği 28 Şubat'ta medya sermaye ve devlete bağlı STK'lar gibi unsurlar sayesinde darbe müslümanların üzerinden silindir gibi geçmiştir.

28 Şubat'ın teslim alamadığı İslami kesimlerin ana omurgasını oluşturduğu AK Parti hareketi toplumda oluşan ve biriken öfke ve beklentinin adeta bir karşılığı olmuş ve halen de bu süreç devam etmektedir.

Sadece AK Parti hükümetlerinin ilk yıllarında dahi sonradan ortaya çıkartılan darbe girişimleri hazırlıkları niyetleri ile karşılaşılmıştır. 2013 Gezi Olayları ile başlayan farklı ve açıkça darbeye hazırlık ya da darbe girişimi diyebileceğimiz çok farklı bir süreç daha yaşanmaktadır ve bu anlamda 15 Temmuz darbe girişimi bu sürecin son halkasıdır.

İslami ilke ve söylemleri dile getirerek ve bunları halkın reel duyguları olan vatan, millet, bayrak gibi kavramlarla sentezleyen ve halkın sosyal alanda bizzat müşahade ettiği fiziki değişikliklerle destekleyen hükümet bugün itibariyle hem içeride ve hem de dışarıda açık tehditler ile karşılaşmaktadır ve artık adeta dönülmez bir yolun içerisine girilmiştir.

Bir tarafta neredeyse 100-150 yıllık bir kuşatma ile günümüz İslam coğrafyasının sesi ve umudu konumundaki Türkiye'nin Batı'ya karşı vermiş olduğu açık mücadele ve diğer tarafta ise içeride yine neredeyse bir asrı aşkın süredir aklı zihni Batı'ya endeksli olarak çalışan işbirlikçi çevreler.

Mücadele tüm hızıyla sürüyor, sürecek...

DİĞER HABERLER