14.01.2017 22:56
Tatvan Özgür-Der’de “Dünyevileşme Tehlikesi” Konuşuldu
Yazı boyutunu büyütmek için : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Özgür-Der Tatvan Şubesinin Cuma seminerlerinin bu haftaki konuğu Muş Özgür-Der Temsilciliğinden Burhan Taşkaya oldu.

'Dünyevileşme Tehlikesi'nin konuşulduğu seminer, Tatvan Özgür-Der'in dernek binasında yapıldı.

Metin Ava'nın moderatörlüğünü yaptığı seminer, Seyfullah Çelik'in okuduğu Kur'an-ı Kerim ve mealinin ardından başladı.

Burhan Taşkaya, konuşmasında şu hususlara değindi:

"Dünyevileşme tehlikesini şu iki kavram üzerinden konuşmaya çalışacağız; Bunlardan birincisi Sekülerleşme, ikincisi de Dünyevileşme. Bu iki kavramın yer yer birbirleri yerine de kullanıldığını söyleyebiliriz fakat ben hem mahiyetleri itibariyle hem de ortaya çıktıkları zemin itibariyle bunların birbirlerinden farklı olduğunu düşünüyorum.

Sekülerizm, Batı Roma Hristiyan toplumunun toplumsal şartlarının ürettiği bir kavramdır. Hristiyan Latincesi'nde "dünya" anlamında kullanılmaya başlanan sæculum'dan türemiştir. Sekülerizm ifadesi, ilk olarak kilisenin topraklarının satılması vakasında kullanılmıştır. Aynı zamanda kilise hukuku ile normal hukukun birbirinden ayırt edilmesi hususunda da kullanılagelmiştir.

Ortaçağda Tanrı'nın bedenselleşmiş hali olan kilisenin, toplumdaki bütün ilişki biçimlerini, toplumun tamamını baskı altına alan o aydınlanmacı felsefeyle başladığını söyleyebiliriz. Ama daha çok 16. yy'da rönesans ve reform hareketleriyle daha sistematik bir hale, bir doktrin haline gelmiştir. Samuel Johnson'ın tabiriyle sekülerizm, ''Uhrevi veya dini olanı gündelik hayattan uzaklaştırma''dır.

Avrupa'da sekülerizm ile ilgili farklı tanımlamaların ve farklı uygulamaların olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, ortak bir algı var ve şudur; ''Sekülerizm, hayatın kendisini, insanı, gerçeklik algısını, Tanrı algısını ve zaman algısını bölen ve özgürlük peşinde koşan insan için Allah'ı dünyadan tasfiye edip O'nun yerine kendisini koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır''

Dinsel olanın; toplumsal hayattan, sosyal hayattan ve kurumsal hayattan tasfiye edilmesidir Sekülerizm. Bu kavram kimi zaman Laiklik kavramının yerine de kullanılmıştır fakat Laiklik  daha çok siyasi bir kavram olup hem yargı hem de yasama yetkisinin dini öğretilerden ziyade bilimsel değerlerle icra edilmesidir. Sekülerizm ise daha çok sosyolojik bir zemine oturmaktadır.

Sekülerizmin İslam dünyasına girişi de daha çok siyasal güçle alakalı bir durum. Zira Osmanlı çökerken Batı dünyası bir ilerleme dönemi yaşamaktaydı bu ilerleme hem siyaseten hem de ilmen yaşanan bir ilerlemeydi. İkinci Mahmut döneminde Osmanlı askeriyesinin batılı tarzda modernizasyonuyla beraber Sekülerizmin İslam dünyasına adım attığını söyleyebiliriz. Cumhuriyet dönemiyle beraber ise bunun daha sistematik bir şekilde Laik, Seküler, Ulus Devlet modeliyle hayatımıza girdiğini ifade edebiliriz.

Sekülerizmin biz müslümanların tasavvuru üzerinde önemli etkilerinin olduğunu düşünmekteyim açıkçası. Müslümanlar hayatı anlamlandırırken bu durumu sebep sonuç ilşkisi üzerinden değerlendirirler. Başımıza gelen iyi şeyler de kötü şeyler de aslında bizim eylemlerimizle ilgili olan durumlardır diyebiliriz.

Normal şartlarda ahlak dediğimiz değerin biz müslümanların hayatında belirleyici bir yerinin olduğunu söyleyebiliriz. Müslümanlar, aile ilişkilerinde, ekonomik ilişkilerinde kısacası hayatın her alanında bu minval üzere hareket ederler. Oysa bugün yaşadığımız çağda şahsi menfaatlerin, çıkarların daha belirleyici olduğunu görebiliriz. Dolayısıyla sekülerleşmenin yaşadığımız çağ üzerinde ciddi etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz.

Şahsen Sekülerleşmenin ilişki biçimimizi de etkilediğini düşünmekteyim. Dikeyde Allah-İnsan ilişkisini tahrif eden sekülerleşmenin, yatayda İnsan-Eşya, İnsan- İnsan ilişkilerini de tahrif ederek insanın tüm ilişki biçimlerine zarar verdiğini söyleyebiliriz. Seküler felsefede Hobbes'un tabiriyle ''İnsan, insanın kurdudur'' anlayışı hakimdir. Oysa İslami anlayışa göre ''İnsan, insanın yurdudur.''

Seküler anlayışa göre insan her şeyden bağımsız olmalıdır. Oysa İslam anlayışına göre insan Allah'a bağımlı bir varlıktır. Zira insan, doğası itibariyle sığınma, korunma ihtiyacı duyan bir varlıktır.

Aile ilişkilerinin de dejenere olduğunu görmekteyiz çünkü Allahu teala insanlara aile içinde ayrı ayrı roller vermektedir. Örneğin; erkek için aileyi koruyan, destekleyen baba rolü biçilmiştir. Zira Nisa suresi 34. ayette ''Erkekler kadınların koruyup gözeticisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır; bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar.'' buyurulmaktadır. Oysa seküler dünyada bu rollerde bi kargaşanın, farklılaşmanın olduğunu görebilmekteyiz.

Normal şartlarda çocuklar üzerinde eğitim noktasında tasarruf hakkına sahip olan anne ve baba bu tasarruf haklarını ilk çocukluk yıllarından başlayarak eğitim kurumlarına devretmektedirler. Dolayısıyla moderniteyle beraber aile içi ilişkileri, tehdit eden bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Sekülerleşmenin eğitim sistemi üzerinde de önemli etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; Fransa'da seküler eğitimle beraber çocukların dini eğitim aldıkları yer, kilise olurken pozitif eğitiim aldıkları yer ise resmi okullar olmuştur. Aynı durum bizde de geçerli olmuştur. Zira bizlerin çocukları da pozitif bilimler için resmi okullara giderken dini eğitim için ise okullardan arta kalan zamanlarda Kur'an kurslarına gitmektedirler. Dolayısıyla bu dualist durumun insanların zihninde de dualist bir algıya yol açtığını söyleyebiliriz. Yani din ve dünyayı birbirinden ayıran bir eğitim sistemi içerisinde büyüyor çocuklarımız.

Bu bakımdan müslümanların hem pozitif ilimleri öğrendiği hem de İslam dinini öğrendiği eğitim kurumlarının olması gerektiğini söylemeliyiz.

Sekülerizmin şehirlerimiz üzerinde de etki oluşturduğunu görebilmekteyiz. Modern zamanlarda şehirlerin büyük meydanlarının, büyük caddelerinin olduğu ve insanların bu devasa mekanlarda devasa alışverişler yaptığı, doyasıya eğlendikleri bir durumla karşıkarşıyayız.

Maalesef İslam dünyasına baktığımızda aynı türden bozulmanın yaşandığını görebilmekteyiz. Maalesef bizim şehirlerimiz de artık Avm(alışveriş merkezi) merkezli modern bir görünüme bürünmüştür. Oysa İslam medeniyetinin kadim şehirlerinin camii ve mezarlık merkezli olduklarını görürüz.

Dünyevileşme ilk insan ile beraber ortaya çıkan bir durumdur. Normal şartlarda araç olarak görülmesi gereken dünyanın amaç haline gelmesi ve dünyadaki mal, mülk ve iktidar hırsının Allahu tealanın rızasının ve ahiret kaygısının önüne geçmesi Dünyevileşmedir.

Normal şartlarda bir müslüman için eşya; onun ihtiyaçlarını karşılayan ve ona emanet edilen şeylerdir. Ama biz eşye üzerinde sahiplik kurma şeklinde bir tavır takındığımızda ve eşyaya sahip olarak bir iktidar, bir güç sahibi olduğumuzu düşündüğümüzde maliklik ilişkisi kurmuş oluyoruz. Oysa eşya ile olan ilişkimiz bir emanetçilik ilişkisi olmalıdır. bu konuda Kur'an-ı kerim'de olumlu örnek olarak hz. Süleyman olarak gösterilirken, olumsuz örnek olarak da Karun gösterilmektedir.

Ali-imran suresi 14. ayette Allahu teala, şöyle buyurmaktadır;  ''Kadınlara, oğullara, altın ve gümü cinsinden yığılmış servetlere, gözde nişan vurulmuş atlara, sürülere ve ekinlere tutkulu bir sevgi duymak insanoğluna cazip kılındı. Bütün bunlar dünya hayatının geçici zevkleridir, fakat en güzel gelecek Allah katındadır.''

Dünyevileşmeye bir çözüm olarak İnfak; İnsanoğlunun dünyada kazandığı kendisine rızık olarak verilen şeyleri mal ve mülkünü Allah rızası için başkalarına harcamaktır. Ali-imran 92. ayette; ''Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe fazilete ulaşamazsınız; zaten ne infak ederseniz edin, kesinlikle Allah onu ayrıntısıyla bilir.'' buyurulmuştur.

Mal biriktirme hali insanı psikolojik olarak da müstağnileştiriyor ve kibir içine sokuyor. Humeze suresi bu durumu şu şekilde ifade etmektedir;  ''o, malının kendisini ölümsüz yapacağını sanmaktadır.''

Bir müslümanın gelecek tasavvurunun merkezinde ahiret olmalıdır. Mumin suresi 39. ayette şöyle buyurulur; ''Ey kavmim! Bu dünya hayatı gelip geçici bir eğlenceden başka bir şey değildir, halbuki öteki dünya kalıcı bir yurttur.''

Dünyevileşme tehlikesiyle ilgili önemli bir tedbir nefis tezkiyesidir. Nefis tezkiyesi için birinci aşama, zikirdir. Zikir, Kurani anlamıyla hatırlamak ve anmaktır. Dolayısıyla bizler, Kur'an ile olan irtibatımızı, bağımızı ne kadar iyi muhafaza edebilirsek bu durum bizleri dünyevileşmekten o derece iyi koruyacaktır.

Dünyevileşme tehlikesiyle ilgili bir diğer önemli tedbir de ibadettir. Örneğin; günde beş defa bizi alemlerin Rabbi olan Allah ile buluşturan namaz, bizi heva ve heveslerimizden alıkoyacaktır. Bir diğer önemli ibadet olan oruç da bu bakımdan çok önemli bir ibadetimizdir.

Şahsen, üç sınıfla olan ilişkimizin bizi dünyevileşmeden koruyacağını düşünmekteyim.

Bu üç sınıftan birincisi fakirlerdir. Bizler komşusunun açlık veya tokluğundan haberdar olma ile sorumlu tutulmuş bir dinin müntesipleriyiz.

Bu gruplardan ikincisi hastalardır. Allah resulu da bizlere hastalar ile ilişkimiz olması gerektiğini söylemiştir. Hastalık, insanlara bedeni gücünün de tükenebileceğini öğretmekte ve bu bakımdan acziyetimizi hatırlatmaktadır.

Üçüncü bir grup olarak yaşlılarımızı sayabiliriz. Çünkü yaşlılık hali, insanoğluna hayatın geçiciliğini göstermektedir.

Seminer soru ve cevap bölümünün ardından sona erdi.

DİĞER HABERLER