01.10.2017 23:39
Tatvan Özgür-Der Şeyho Duman ile Hamza Türkmen’i Ağırladı
Yazı boyutunu büyütmek için : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bölge ziyaretleri kapsamında çevre illerde konferanslar veren Şeyho Duman ile Hamza Türkmen, birer gün arayla Özgür-Der Tatvan şubesinde bulundular.

Dernek binasında gerçekleştirilen seminerlerde Şeyho Duman, ''Haşr ve Mizan'' üzerine konuşurken Hamza Türkmen, ''Ulustan Ümmete Yürüyüş ve Ortadoğu'' meselesi üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Şeyho Duman'ın konuşmasından satır başları;

''İnsanlar: «İnandık! demeleriyle bırakılıp da imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?'' (ankebut-2)

Bu ayetten anladığımıza göre iman ettim demekle iş bitmiyor. Çünkü imandan sonra amel gerekiyor. Kuranı Kerim'de cenneti müjdeleyen tüm ayetlerden önce iman ile salih amel kavramlarının bir arada zikredildiğini görürüz.

''Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!'' (ankebut-3,4)

Rabbimiz, iki grubu cehenneme sokacağını belirtiyor. Birincisi; günahı defalarca işleyip tertemiz fıtratını bozan kimse. İkincisi ise; günah işleyip de tevbe etmeyen kimsedir.

"Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki, Allah'ın eceli, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir." (ankebut- 5)

''Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.''(ankebut-6)

Anlam olarak tahrife uğramış kavramlarımızdan biri de Cihat'tır. Anacak bilmemiz gerekir ki cihad etmek yanlışlarla mücadele etmektir, cehd etmektir. Ve kim de Allah için cihad ettiğini iddia ediyorsa bilsin ki noksanlıklardan uzak olan rabbimiz buna ihtiyaç duymamaktadır. Cehd eden kendi lehine olarak bunu yapmıştır.

''İman edip iyi işler yapanların kötülüklerini elbette örteriz ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.'' (ankebut-7)

Hamza Türkmen'in konuşmasından satır başları;

Ulus kavramı esasında sanayi devriminden sonra ortaya çıkmış bir kavramdır. İnsanlar bu kavrama kutsallık atfederek sahiplenmişlerdir.

Özellikle 17. Ve 18. Yüzyılda kiliseye karşı üretilen bu seküler kavram bir dünya görüşü olarak değer kazanmıştır. Batı dünyasında etkisini gösteren bu değer kapitalizmin etkisi ile tüm dünyaya kolayca ulaşarak adeta mantar gibi türemiştir.

Ulus devletler sanayi devriminin hızlandırıcı etkisiyle büyük miktarlarda üretim gerçekleştirdi ve bu durumun doğal bir sonucu olarak üretilenler için büyük pazarlar aranmaya başlandı.

Batı dünyasındaki büyük üretici güçler durumunda bulunurken İslam ümmeti de kendi içerisinde büyük sıkıntılar yaşıyordu. Osmanlı, güçten düşmüş, dağılmış olan ümmet de çeşitli sıkıntılarla kıvranıyordu.

Böylesi bir ortamda Cemaleddin Afgani gibi kimi isimler İslam ümmetinin tekrar ayağa kalkması için koşturuyor, çeşitli islami faaliyetlerde bulunuyordu. Ancak özellikle batıda eğitim gören Jön Türkler gibi kimi garpzede isimler de ülkelerine döndükten sonra kendi ülkelerindeki mevcut sorunların çözümüne ilişkin ulusçu bir mantıkla çözüm arama yolunu tuttular.

Öte yandan ''Şura'' usulünü terk eden İslam ümmeti, Emeviler'den beri saltanat ile yönetilmekteydi. İslam ümmetinin idarecisi konumunda bulunan padişahlar da Batı dünyasında yaşanan gelişmeleri takip edemedikleri gibi meydana gelen sorunları çözmekten de uzak bir konumdaydılar.

Hal böyle iken Osmanlı'nın son döneminde ulusçuluk anlayışı karşılık bulmaya başladı. İslami yönetim şekli olan Şura'yı kaybeden Müslümanlar da çok kısa bir sürede seküler ulus rüzgarına takıldılar.

Batılı ulus devletler, yeni pazarlar bulabilmek umuduyla ulusçuluğu tüm dünyaya bilhassa Ortadoğu'ya pompalamaya başladı. İslam ümmeti ulusçuluk rüzgarı altında kasıp kavrulurken Batı, bu topraklarda bulunan yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmeye başladı. Bunun için de her türlü zulmü İslam ümmetine yaşattılar.

Ulusçuluk düşüncesini savunanlar, çok kısa zamanda birinci dünya savaşından sonra daha da zayıf ve güçsüz bir duruma düşen Osmanlı devletine karşı batının da desteğini alarak tek tek isyan edip kendi ulus devletlerini kurdular.

İslam coğrafyası teker teker batıcı ulusçu kişi ve gruplara teslim edildi. Ve bu ülkelerin yöneticileri de çoğu zaman batıcı, seküler, ulusçu kesimler olageldi.

Ancak bilmemiz gerekir ki bu toprakların asıl sahipleri yüzyıllarca beraber yaşamış olan Türk, Kürt, Arap ve diğer Müslüman kavimlerdir.

Batı masa başında parçalara ayırdığı coğrafyamıza yeni isimler vererek topluma yeni kavramlar enjekte etmiş oldu. Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Libya, Ürdün…

Bizler batının bu saldırı ve zulmüne karşı Kuran'ı hayata taşıyan şahitler olmalıyız. Ümmet düşüncesini her alanda güçlü tutmak zorundayız. Hepimizin yüreği yangın yeri, bu yangını söndürmek de hepimizin görevi.

Tevhidi uyanış sürecini hızlandırmak ve ümmet dayanışmasını güçlendirmek lazım akıllı ve merhaleci adımlarla bu amaca doğru yürümek bizim asıl görevimiz olmalıdır.

img-20170930-wa0014.jpg

img-20170930-wa0027.jpg

img-20170929-wa0012.jpg

img-20170929-wa0014.jpg

 

DİĞER HABERLER