28.02.2009 13:45
İZMİR: “Darbeciler Yenilecek, Direnenler Kazanacak!”
Yazı boyutunu büyütmek için : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
28 Şubat post-modern darbesinin yıldönümünde bir araya gelen Özgür-Der İzmir Şubesi mensupları, darbecilerin yargılanması ve Ergenekon bataklığının kurutulması istemiyle basın açıklaması yaptı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi önündeki eylemde "28 Şubat Darbecileri Yargılansın" ve "28 Şubat Hukuksuzluğuna Son! Özgür-Der Kapatılamaz!" pankartları açıldı. "28 Şubat, Halkın Üzerine Sürülen Tanktır", "Ergenekon Çetesi Dağıtıldı mı? Hayır!", "Başörtüm mü Özgür mü? Hayır!", "28 Şubatçılar Yargılandı mı? Hayır!", "Yargı, Askerî Vesayetten Bağımsız mı? Hayır!", "27 Mayıs – 12 Eylül – 28 Şubat / Susurluk, Şemdinli, Ergenekon! Kahrolsun Halk ve Hak Düşmanları!", "28 Şubat Sürüyor (D)uyuyor musun?", "Halk ve Hak Düşmanı Cuntacılar, GATAkulli Yapıyorlar!", "Darbeci Zihniyetle Hesaplaşmadan Ergenekon Çeteleri Bitmez!", "28 Şubat Darbecileri Yargılansın; Ergenekon Bataklığı Kurutulsun!", "Özgür-Der Kapatılamaz! Özgürlük Talebi Yargılanamaz!", "28 Şubat – ORGenekon / Darbeciler Yargılansın, Bataklık Kurutulsun!", "28 Şubat Darbesi, Halka Karşı Topyekûn Savaştır" yazılı dövizlerinin taşındığı etkinlikte "İslamî Hareket Engellenemez", "Paşaların Tankı, Susturamaz Halkı", "Zulme Karşı Direneceğiz", "Darbeciler Yenilecek, Direnenler Kazanacak" ve "Uyan, Diren, Özgürleş!" sloganları atıldı.

Topluluk adına basın açıklamasını okuyan Hamza Akdeniz, egemenler eliyle halkın tahakküm altına alınmasının, sindirilmesinin ve sömürülmesinin 28 Şubat ile başlayan bir şey değil olmadığını belirterek; 1997'den bu yana ise siyasetten yargıya, ekonomiden hak ve özgürlüklere kadar birçok alanda toplumun bir cendereye sokulduğuna, adalet ve özgürlüklerin askıya alındığına dikkat çekti. Söz konusu süreçte düzen güçlerinin, "irtica karşıtlığı" kılıfı altında İslamî kimlik ve sembollere karşı "topyekûn savaş" başlattıklarını hatırlatan Akdeniz, başörtüsünün öncelikli hedef seçilmiş olmasının nedenini ise, topluma yıllardır zorla kabul ettirilmeye çalışılan "şekilci modernleşme projesi"nin karşısında varlığını devam ettirmesine bağladı. Siyaset ve yargı üzerindeki vesayetin hem 28 Şubat süreciyle, hem de ortaya çıkmakta olan Ergenekon çetesi eliyle devam ettirildiğini ifade eden Akdeniz, Rabblerinden başka kutsalı olmayan Müslümanlar için, kutsal devlet mitolojisi adına ne darbecilerin ne de kurumlarının aklımıza, inancımıza ve özgür irademize sınırlar çizemeyeceğini söyledi.

Eylem, Ergenekon çetesi dağıtılıncaya; başörtümüz özgür kalıncaya; 28 Şubatçılar yargılanıncaya; yargı, askerî vesayetten kurtuluncaya; fesat yeryüzünden kalkıp, din yalnızca Allah'ın oluncaya dek meydanlarda olunacağı sözü verilmesiyle sona erdi.

Fazlı İnderin – HaksözHaber / İZMİR
Fotoğraflar: Yakup Takır

 

 

Basın açıklamasının tam metni:

28 ŞUBAT HUKUKSUZLUĞUNA SON

Karanlığa karşı aydınlığın, zalime karşı mazlumun, haksızlığa karşı adaletin, batıla karşı hakkın, zorbalıklara karşı hukukun ve millete savaş açanlara karşı milletin yanında olduğumuzu göstermek için yine bir aradayız. 28 Şubat bir cümleyle; "millete karşı açılmış bir savaştır". Kimse unutmamalıdır ki tarihte kendi milletine, onun değerlerine ve iradesine savaş açıp da galip gelmiş hiçbir ordu hiçbir devlet yoktur.

28 Şubat 1997, halkın inancına, düşüncesine, kimliğine yönelik bir darbenin tarihidir. Şüphesiz bu ülkenin temel sorunları, hakim politikalar eliyle halkın tahakküm altına alınması, ezilmesi, sindirilmesi, sömürülmesi 28 Şubat ile başlayan bir şey değil. Bu halk, asırlara uzanan bir zorbalık ve zulüm geleneğinin muhatabıdır. Ve yaklaşık iki asırdır yoğun bir kimliksizleştirme operasyonuna maruz kalmıştır. Tepeden halka doğru yürütülen bu operasyona bilhassa laik ve ulusalcı bir ideolojik dayatmanın resmiyet kazandığı Cumhuriyet dönemi ile birlikte kurumsal ve sistematik boyut kazandırıldığı biliniyor.

1997 yılından bu yana devam eden süreçte siyasetten yargıya, ekonomiden hak ve özgürlüklere kadar birçok alanda toplum bir cendereye sokulmuş, adalet ve özgürlükler askıya alınmıştır. Bu süreçte halktan en çok oy alan partiler kapatılmış, dernekler ve vakıflar soruşturma geçirmiş; halk tarafından yaptırılan imam hatip liselerine ve Kur'an kurslarına kilit vurulmuş, hukuksuzlukta sınır tanınmayarak binaları dahi gasp edilmiştir. Gazeteciler andıçlanmış, bağımsızlıkları anayasal teminat altında olmasına rağmen yargı mensuplarına brifingler verilmiş, akabinde darbe mantığına aykırı karar veren yargıç ve savcılar hakkında soruşturmalar açılmış, evrensel hukuk ilkeleri yerine darbe hukuku ikame edilerek mahkemeler insan hakkı ihlallerinin meşrulaştığı aygıtlara dönüştürülmüştür. Yargının siyasallaştığı, siyasetin felç olduğu bu süreçte, ekonomik hayat da dibe vurmuş; "laik cephe ve dayanışma" adı altında, bankaların içi boşaltılmış, hazine soyularak talan edilmiştir.

Söz konusu süreçte düzen güçleri, "irtica karşıtlığı" kılıfı altında İslami kimlik ve sembollere karşı kendi deyimleriyle "topyekûn savaş" başlatmışlardır. Başörtüsü, öncelikli hedef seçilmiştir. Çünkü başörtüsü topluma yıllardır zorla kabul ettirilmeye çalışılan "şekilci modernleşme projesi"nin karşısında varlığını devam ettirmektedir. Halk adına karar verebileceklerine inanan, kararlarına uymayanları da haklarından mahrum bırakarak cezalandırabileceklerini düşünen egemen güçler, toplumu dönüştürme çabalarının başarısızlığının göstergesi olarak gördükleri başörtüsünü hedef almışlardır. Üniversitelerden başlatılarak hayatın tüm alanlarında, hatta kamu hizmeti alınan hastane, sürücü kursu ve benzeri ortamlarda da yaygınlaştırılmaya çalışılan başörtüsü yasağına karşı her türlü hukuki mücadelenin önü kapatılmıştır.

Özetle 28 Şubat'tan bu yana İslami olana dair her türlü değer ve sembol toplumun zihninden ve yaşantısından daha da uzaklaştırılmaya çalışılmış; ekonomide, eğitimde, kamu kurumlarında, siyasi ve sosyal hayatta toplum üzerinde baskı ve korku havası oluşturularak insanların inançlarını ifade etme ve yaşama tercihlerine de darbe vurulmuştur. 28 Şubat'ın 12. yılında tüm bu despotluklar halen sürdürülmekte ve insanların özgür iradelerine konulan ipotekler de hiç gevşetilmeden devam ettirilmektedir.

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili 367 meselesini 27 Nisan gece yarısı muhtırasıyla yargıya taşıtma ve yine yargı eliyle ülke insanının tercihleri doğrultusunda seçtiği partinin kapatılmaya çalışılmasında olduğu gibi, yargı üzerindeki 'ben yaptım oldu' keyfiliği de, 28 Şubat darbe sürecinin halen devam etmekte olduğunun ayan beyan delilleridir.

Yine bu zihniyetin bir uygulaması olarak düşüncesini özgürce ifade ettiğinden dolayı Özgür-Der ve tüm şubelerinin kapatılma çabaları, 28 Şubat zihniyetinin devamının bir başka delilidir.

28 Şubat darbesini yapanların Ergenekon yapılanması ile başka darbeleri de planladıklarını ve faili meçhul birçok cinayetin de yine bu çeteyle ilintili olduğu ortaya çıkmaktadır ve görünüşte emekli paşalardan sendika ağalarına, akademisyenlerden gazetecilere kadar yelpazesi bulunan bu ulusalcı ve kuvvacı yapılanmanın aslında buzdağının görünen kısmı olduğunu anlamak hiç de zor değildir.

Ülkenin her yerinden silah ve mühimmatın adeta fışkırdığı, çeteci ve darbeci yapılanmaların nasıl da bürokrasi içinde yuva edindiğinin ve bazı kurumların kirli ve insanlık onuruna aykırı işlerinin taşeronluğunu yaptıklarının kısmen de olsa ortaya çıktığı Ergenekon meselesini örtmeye, küçümsemeye ya da yok saymaya çalışmak, olsa olsa yavuz hırsızın aymazlığıyla tanımlanabilir. Tam anlamıyla Ergenekon çete yapılanmasını ve bu çete zihniyetini söküp atmak ancak kararlı bir mücadele ile mümkün olabilir. İşte tüm bu tablo, Ergenekon adı verilen darbeci çete tehdidinin gerçek manada temizlenmesi için 28 Şubat sürecinin baş aktörlerinin de mutlaka üzerlerine gidilmesi ve darbeci yapılanma içinde yer almış zevattan çeteci faaliyetlerinin hesabının sorulması gerektiğini göstermektedir. Bu noktada sadece deşifre olan isimlerle yetinilmeyip, darbecileri besleyen siyasi-kültürel zeminin de açığa çıkarılması ve darbecilere açık-gizli destek veren, katkı sağlayan tüm kurum ve kuruluşların da teşhir edilmesi şarttır. İnsanların en temel hak ve özgürlüklerini yok sayan, resmi ideoloji için makbul vatandaşlar üretmeye endekslenmiş akıl ve mantık dışı kurallar hukuk diye, adalet diye yutturulamaz. 

İşte Müslüman kimliğimiz bizlere, Allah'a karşı hadlerini aşan ve toplumları, nesilleri ifsad eden yapılarına ve uygulamalarına karşı tavır almayı gerektirmektedir. Filistin ya da başörtüsü zulümleriyle irtibatlı ve hatta daha da öncelikli olarak tavır almayı gerektiren bir sorunla karşı karşıya bulunduğumuzun farkında olmalıyız. Yüce Rabbimizden başka kutsalı olmayan biz Müslümanlar için, kutsal devlet mitolojisi adına ne darbeciler ne de kurumları aklımıza, inancımıza ve de özgür irademize sınırlar çizemez.

DİĞER HABERLER