"Peygamberi Anmak mı, Anlamak mı?"
Küçükçekmece Özgür-Der An(la)maya Davet üst başlığı altında Hz Muhammedi Anmak mı? Anlamak mı? Programını Rumeysa Selçuk sundu.

Selçuk konuşmasına içersinde bulunduğumuz Nisan ayının Diyanet tarafından Kutlu  Doğum  Haftası ilan edildiğini hafta boyunca Türkiye genelinde değişik etkinliklerin düzenlendiğini bu etkinliklerin anma adıyla yapılıyor olmasına rağmen Hz Peygamberin gerçek hayatını, mücadelesini ve örnekliğini yansıtmadığını aksine hayattan kopuk bugünle irtibatı kopartılmış bir Peygamber algısını insanımıza anlatıldığının örneklerini vererek sürdürdüğü konuşmasına veladet kandilinin tarihi ile devam etti.

İlk olarak Hicri 357-567 (Miladi 910-1171) yılları arasında Mısır'da hüküm süren Fatimiler'de olmak üzere Şii Müslümanlar arasında Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma'nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıkan ve Fatimileri takip eden Eyyubiler döneminde Sünni Müslümanlara da sirayet eden Mevlid kutlamaları giderek yaygın ve yerleşik bir hal almıştır.

Osmanlılarda ise 2. Selim döneminde camilerde yakılan kandillerden esinlenen Mevlid Kandili adıyla başlanan Mevlid kutlamaları, 2. Selim'in oğlu olan 3. Murad döneminde resmileştirilmiştir.

Yüzyıllardır, oluşturulan geleneksel bir form dahilinde uygulanagelen "Mevlid Kandili"ne ek olarak son yıllarda Türkiye'de "Kutlu Doğum Haftası" adıyla Hz. Peygamber'in doğum yıldönümü kutlamaları gerçekleştirilmektedir.

Kutlu Doğum ve bu formda üretilmiş olan diğer özel gün ve geceler, bir merasim dini değil hayat dini olan, hayatın içinden konuşan ve hayatın bütününe hitap eden İslam'a ait olmadığı bilinmesine rağmen pragmatist gerekçelerle savunulmakta ve sürdürülmektedir. Söz konusu özel gün ve gecelerin, toplumların İslam'la bağ kurmasına vesile olduğu, insanların bu vesilelerle unuttukları bazı değerleri hatırladıkları gibi gerekçelerle, Kur'ani ve Nebevi bir referanstan yoksun olan bu gelenekler muhafaza edilmektedir.

Âlemlere rahmet olan Hz. Peygamber'in anılması ve anlaşılmasına yönelik programlar düzenlenmesi tabii ki çok güzeldir, gereklidir. Lakin bunun "mübarek gün ve geceler" ihdas edilerek, bir ritüele dönüştürülerek yapılması yanlıştır, dine ekleme yapmaktır.

Meselenin en önemli yönünü oluşturan referans kısmı bir yana, sadece kâr-zarar ekseninde ele alınması durumunda bile aslında kutlama geleneğinin hiç de hayırlı olmadığını söyleyebiliriz.

İddia olunduğu gibi anmalar toplumları İslam'a bağlayan bir bağ mıdır, yoksa toplumların İslam'la sahici bağlar kurmasını engelleyen birer aldatıcı tatmin aracı mıdır? İnsanları İslami hayata yönelten bir arınma vesilesi midir, yoksa İslami sorumlulukların yerine ihdas edilmiş günah çıkarma seansları mıdır? İnsanlara cennet bileti satılan standlar mı?

Kutlu doğum haftaları daha çok, İslami bir hayat tasavvurunun yerine ihdas edilmiş birer aldatıcı arınma seansları işlevi gördüğünü ve öylece sahiplenildiğini görmek zor olmasa gerek. Kısacası Haftalar insanların İslam'a yönelişinde bir köprü olmaktan çok, İslami hayatın yerine ikame olunan birer günahlardan arınma ve sevap toplama seansları işlevi görüyor. Bu anlamda haftalara"halkın afyonu" demek yanlış olmaz

"Mevlid Kandili" ve "Kutlu Doğum Haftası" konusunda gözden kaçırılan, üzerinde durulmayan önemli bir hususa dikkat çekmek gerekir

Hz. Peygamber'in, üzerinde durulması, anılması gereken "doğumu", bir bebek olarak dünyaya geldiği tarih midir, yoksa vahye muhatap olarak Peygamberlikle görevlendirildiği tarih midir? Bunu da düşünmemiz gerekir. Kur'an'ın belirttiği üzere kendisine vahiy indirilmeye başlanmadan önce "kitab nedir, iman nedir bilmeyen""dalalette olan" Muhammed'in doğumuyla değil, Hira'da bir Ramazan günü vahyin inzal olmaya başlanmasıyla birlikte gerçekleşen doğumla ilgilenmemiz gerekir diye düşünüyorum. Çünkü, Hz. Peygamber'in asıl "doğumu" o gün olmuştur.

Mekke'deki cahiliye toplumu içinde yaşayan bir fert olarak Muhammed b. Abdullah'ın, toplumunda yerleşik olan şirke bulaşmadığı, haksızlık ve zulümlere karşı adaletin yanında yer aldığı, bu sebeplerle Hilful Fudulda görev aldığı, güvenilen ve sevilen bir insan olduğu ve bu sebeple de Muhammedu'l Emin sıfatıyla anıldığı bilinmektedir. Bu özelliklere sahip biri olarak toplumdaki puta tapıcılıktan, zulümlerden, faize dayalı sömürüden rahatsızdı, fakat bu durum karşısında bir çözüm bilmiyordu, yürüyecek bir yoldan mahrumdu.

Rabbimiz, "Seni dalalette bulup, doğru yolu göstermedi mi?" ve "İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin…" beyanlarıyla bu gerçeği bildirmektedir.

O artık kendisine vahyedilen kelimelerle insanları uyarıp Allah'ın yoluna davet etmekle görevlendirilmiş olan Allah'ın Rasulü idi. Yeryüzü o gece büyük bir doğuma tanıklık etmişti. "Kutlu doğum" Hira'da gerçekleşmişti.

Hz. Peygamber, âlemlere rahmet kılınmış olarak büyük bir inkılabın öncülüğü için Hira'dan Mekke'ye doğru yola koyulduğunda yeryüzünde bugüne kadar aralıksız süren ve kıyamete kadar da sürecek olan kutlu yürüyüş başlamış oluyordu.

Bizlere düşen, Hira'da gerçekleşen bu "kutlu doğum"un izini sürmek, onu gündemleştirmek, insanlığın gündemine bu büyük doğumu taşımaktır. Nitekim Hz. Peygamber'in ve ilk Kur'an neslinin gündeminde olan doğum da Hira'da gerçekleşen doğumdan başkası değildi.

Bugün bu kutlamalarda zaman zaman ölçüyü kaçırır peygamberimizin(s) kutlu mücadelesini doğru anlamak ve onun ahlakını hayatımıza taşımak yerine, abartılı sözler, şiirler ve ilahilerden oluşan kuru bir övgü edebiyatı yaparak. Dahası farkında olmadan Peygamberimize(s) yersiz kutsallıklar atfederiz, İslam'ın ve Kuran'ın özüne uymayan yakıştırmalarda bulunuruz. Müslümanlıkta kudsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. Oda Hazreti Allah'tır. Başka hiçbir varlığa kudsiyet vermek caiz değildir. Onun için, İslam anlayışında mukaddes hatıra yoktur. Bir güne, bir adama, bir hatıraya veya başka varlığa kudsiyet atfetmek, puta tapıcılığın şekillerinden biridir. İslam ise puta tapıcılığın amansız düşmanıdır. Hz Peygamberi anmak ve onu tebcil etmek isteyen bir Müslümanın herhangi bir güne saplanmasına gerek yoktur. Kıymet günde ve saat'te değil Şahsiyettedir ve şahsın örnek alınmasındadır. O şahsiyete karşı gösterilecek hürmet, şu veya bu günde merasim yapılmakla ifa edilmiş olmaz. Belki, ona, samimi bağlarla bağlanmak ve onun Mücadele ruhunu yaşatmakla olur. Peygamberimizin (s) doğduğu gün meydana geldiği rivayet edilen ve bazı tarih kaynaklarında yer alan olağanüstü olaylar hakkındada İmam Buhari'nin Sahihin'de ve İmam Müslim'in Müsned'inde böyle bir rivayete rastlamamaktayız. Peygamberimize verilen en büyük mucize Kuran'ı Kerimi doru anlayıp hayata hakim kılmak ve onun gerçekleştirdiği büyük inkilabı yaşadığımız dünyaya taşımak için bütün imkanlarımızı seferber etmek yerine ölçüsüz ve şirazesinden çıkmış programlar yerine Asli görevlerimizi yerine getiren sorumluluk bilincini kuşanmamız gerekir. Anmak, Anlamayı, Anlamak, Yaşamayı, Yaşamak Şahitliği gerektirir. Program hanımlardan gelen sorulara verilen cevablarla ve dağıtılan hediye kitabla (Peygamberimizi Doğru Tanıyor muyuz) sona erdi.

Haber: Ayla Okur

http://www.ozgurder.org/ sitesinden 07.12.2019 tarihinde yazdırılmıştır.