“Resmi İdeolojiyi Aşmanın İmkanları” başlıklı panel Başakşehir’de yapıldı

Özgür-Der Başakşehir Şubesinde her ayın son haftasında yapılan “Güncel Fıkhımızın Muhasebesi” ana başlıklı paneller dizisine Mart ayında da devam edildi.

Aydın ÜNAL ve Kenan ALPAY’ın katıldığı Mustafa YILMAZ’ın yönettiği “Resmi İdeolojiyi Aşmanın İmkanları” başlıklı panel yoğun bir ilgiyle izlendi.

Aydın ÜNAL ve Kenan ALPAY’ın konuşmacı olarak katıldığı ve Mustafa YILMAZ’ın yönettiği “Resmi İdeolojiyi Aşmanın İmkanları” başlıklı panel yoğun bir ilgiyle izlendi.

Söze Resmi İdeolojiyi Aşmanın İmkanları başlıklı panelle kendimizi, halimizi konuşacağız” diyerek başlayan Mustafa YILMAZ, konunun hassaten bir kimlik ve inanç mücadelesi, bir var olma mücadelesi olarak hayata bakan insanları daha fazla ilgilendirdiğine vurgu yaptı.

Yılmaz, konu başlığının vesayetle, resmi ideoloji ile veya Kemalizm ile ilgili tartışmalı bir kavram içerdiğinden bahsederek özetle şunları söyledi:

“Türkiye'de yaşayan bizler küresel vesayet altında olduğumuzu biliyoruz. Türkiye'de herhangi bir kimlik veya inanç gibi eğilimleri ayırt etmeden maruz kalınan bir küresel vesayetin içerisinde yaşıyoruz. Daha özelde yaklaşık bir asırdır kendini tahkim etmeye çalışan bir iç vesayet altında da yaşıyoruz ve hem küresel vesayetten hem de bu iç vesayetten kurtulmak istediğimize dair bir beyanda bulunuyoruz. Bu vesayetten nasıl kurtulabiliriz? Bunu nasıl geriletebiliriz? Bunun usulü ne olmalıdır? Hangi mevzilerde durmamız lazım?

Görüyorsunuz bir barbarlık düzeni var dünyada. Bir devlet başkanını yatağından alabilecek kadar hem güçlü hem de arsız ve ahlaksız bir dünya sistemi içerisinde yaşıyoruz. Hemen yakınımızda işte bir aydır coğrafyamıza yönelik bir saldırı var. Biz bugün resmi ideoloji anlamında bu iç vesayetten kurtulmanın yollarıyla ilgili birtakım sorular sorup cevaplar aramaya çalışacağız.

Geçen hafta hatırlarsanız Manisa'da bir öğretmen tutuklandı. Sonra bir dizi tartışma oldu. Yine hatırlayalım 10 Kasım'da Kocaeli’nde Mevlid okutulmuştu mesela. Yani mescitlerimize kadar girip dinden bambaşka şeylerden bahsetmeye çalıştılar. Bu tip vakıa ve tartışmalarla pratikte çok fazla karşılaşıyoruz. Bu baskı ve dayatmaları geriletmenin yolları ne olabilir? Bu tip vakıalar karşısında biz Müslümanlar olarak ne talep ediyoruz? İlgili itiraz ve taleplerimizi yeteri kadar dinlendirebiliyor muyuz?”

Mustafa Yılmaz ilk sözü Aydın Ünal’a verdi.

“Ben bu konuda kısa bir şekilde derdimi anlatacağım” diyerek söze başlayan Aydın ÜNAL özetle şunları söyledi:

Bir ay kadar önce bir yazı yazdım Yeni Şafak gazetesinde. Muhtemelen Başakşehir’de de aynı rotayı çizmek mümkün. Şöyle şeylerle karşılaşıyoruz. Çocuk Atatürk mahallesinde oturuyor, Atatürk sitesinde oturuyor, sabah evden çıkıyor servise biniyor Atatürk bulvarından Atatürk meydanına geliyor. Atatürk heykelinin önünden geçiyor. Atatürk caddesinden Atatürk sokağına giriyor. Atatürk Lisesi'ne ulaşıyor. Bahçede bir Atatürk büstü var. Eskiden andımızı da okuyorlardı. Sonra binanın içine giriyor. Bir Atatürk köşesi var. Duvarlarda Atatürk'ün sözleri var. Sınıfa giriyor. Sırasına oturuyor. Karşısında Atatürk portresi var. Ders kitabını açıyor. İlk sayfasında Atatürk var. Ve işte dersler ilerledikçe daha Atatürk'ün matematiğe verdiği önem, Atatürk'ün beden eğitimine verdiği önem gibi şeyler okunuyor.

Çok samimiyetle hani aşırı tepki gösteren biri olarak değil veya ona tapma derecesindekileri de dikkate alarak değil ama samimiyetle anlamak istiyorum. Biz bunu niye yapıyoruz? Bu ülke bu devlet bunu neden yapıyor? Buradaki amaç ne? Biz çocukları neden böyle formatlıyoruz ve bunun sonucunda bu çocuklar ne olacaklar? Aslında resmi ideolojinin bize dayattığı en büyük mesele bu. Bu çok basit ve çok komik; hani “kral çıplak” hikayesi vardır ya. O soruyu soramıyoruz. Türkiye'de bu soruyu sormak mümkün değil. Bakın Kuzey Kore'de böyle bir şey yok. Kuzey Kore bunu yapmıyor. Zaten şimdiki yöneticinin babası ölünce babası unutuldu. Veya Suriye işte Hafız Esed ölünce unutuldu. Beşar Esed geldi. Başka diktatörlüklere baktığınız zaman da bunu görüyorsunuz. Yani böyle yüzyıllık bir ismi bütün tartışmaların merkezine yerleştiren ona ait olmayan bir ideoloji üzerinden çocukları formatlayan, ülkedeki her yerin ismini bunun ismiyle donatan daha ötesini yapan başka bir toplum yok. Biz bunu neden yapıyoruz?

Ben 10 Kasım'da Atatürk üzerine bir yazı yazmıştım. Tartışma da oldu, “10 Kasım'da yayınlamayalım” dedik ama yanlışlıkla internette yayınlandı. Sonra geri çekilince “Yeni Şafak, Aydın Ünal'ın yazısını geri çekti” filan dediler ama, genel yayın yönetmenimiz Hüseyin Likoğlu, “Ha siz böyle mi yapıyorsunuz” diyerek bir hafta sonra yayınlayacağımız yazıyı ertesi gün yayınladı. Şimdi o yazı yayınlandıktan sonra tabii çok tepki aldım. Tepkilerin bir kısmı sövgü derecesinde. Cahil kesim sövüyor. Biraz aklı başında olanlar şunu söylüyorlar. “Atatürk olmasaydı ismin Yorgo olurdu. Atatürk olmasaydı sen olmazdın.” Bunları anlıyorsun. Anlıyorsun derken şöyle de bir sorun var:

Bahsettiğim gibi her taraf Atatürk ismiyle dolu. Bu arada anaokulundan başlayan üniversite sona kadar da Atatürk'le ilgili eğitim alıyor çocuklarımız. Üniversiteden mezun oluyorlar. Kemalizm nedir diye sorduğumuz zaman bunu söylüyor işte. Yani “Atatürk olmasaydı senin ismin Yorgo olurdu.” Seviye bu. Düşünün yani kaç yıl geçiyor aradan? On altı, on yedi yıl eğitim veriyorsunuz çocuğa, on yedi yıl Atatürk ve Atatürkçülük ile formatlıyorsunuz. On yedi yıl sonra verdiği cevap “Atatürk olmasaydı sen olmazdın” oluyor.

Ben kısaca bu resmi ideoloji meselesini şöyle formüle etmek istiyorum. Biz Lozan antlaşmasını İstiklal Savaşı'nda elde ettiğimiz zafer nedeniyle imzalamadık. Böyle bir yanılgı var Lozan Antlaşması'yla ilgili. Biz İstiklal Savaşı'nda zafer kazandık, sonra da masaya oturduk, Lozan'ı mı imzaladık? Öyle değil. Biz Birinci Dünya Savaşı'nı kaybettik ve mağlup olduğumuz bir savaşın antlaşması olarak Lozan'ı imzaladık. Yani Lozan bizim için bir mağlubiyet antlaşmasıydı. Ve Lozan'la birlikte Türkiye'de rejim değişti. Bu rejimi değiştirenler devrim yaptıklarını iddia ettiler. Ve bu devrimi muhafaza etmek için de bir süre baskı kurmak gereğini duydular toplum üzerinde. Ben bunu biraz makul görüyorum. Hani meşru görüyorum demeyim, haklı görüyorum demeyim ama makul görüyorum. Ben de bir devrim yapmış olsaydım o devrimi oturtmak için bir müddet inisiyatif kullanırdım. Hatta bunu Mustafa Kemal ve arkadaşları değil de o dönem mesela Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak veya ne bileyim Enver Paşa yapmış olsaydı benzeri bir süreç olacaktı. Yani on yıl, on beş yıl boyunca resmi ideolojiyi yerleştirmek için bir baskı süreci oldu. Bütün muhalifler susturuldu, bir kısmı idam edildi ve tasfiye edildi. Basında veya başka ortamlarda hiç kimse tek kelime aleyhte bir şey yazamadı. Ama bunun ilelebet devam etmesi mümkün değil. Dünyanın hiçbir devriminde devam etmedi. Bizde de devam etmesi mümkün değildi.

Tek Parti rejimi sonrasında bunun yıkılması gerekiyordu. Demokrasiye geçişte en azından bunun ortadan kalkması gerekiyordu. Ortadan kalkmadı. Garip bir şekilde kendini büyüttü yüceltti. Bunda biraz merhum Menderes'in de hatası var. İnönü'ye olan tepkisinden dolayı Kemalizm'i daha da büyüttü. Sonraki darbeler, devrimler bunu bir meşruiyet aracı olarak gördü ve resmi ideolojiyi bu şekilde büyüttüler. Ama asıl sorun resmi ideolojinin ilk kuruluş aşamasında yanlış kurulması.

Çankaya'da sofranın etrafında toplanıyorlardı, sabaha kadar yiyip içiyorlardı ve sabaha karşı bir takım çok radikal kararlar alıyorlardı. Bu kararlar toplumun dokusuyla, tarihiyle, özüyle, genetiğiyle uyuşmuyordu. Ve bir noktada patlıyordu bunlar. Camileri ya da camilere giden yolları kapatırsanız toplum buna karşı açıktan ya da gizli bir tepki büyütür. Ki büyüttü bu tepkiyi. Ve bu yüz yılı aşkın süre içinde resmi ideolojinin toplum üzerinde oluşturduğu baskıyı yumuşatmak için hiçbir girişimde bulunulmadı. Neden bulunulmadı? Çünkü bu konuları tartışamıyoruz, konuşamıyoruz. Bunları konuşamadığımız için de en temel meselelerimizi halledemiyoruz. Yani devlet toplum ilişkisini çözemiyoruz, özgürlükler konusunu çözemiyoruz. Şu anda en önemli konulardan birisi Kürt meselesi. Bu meseleyi bu ülkede çözmek istiyorsak bizim en başta Kemalizm'i tartışmaya açmanız gerekiyor. Kemalizm'i tartışmaya açmadan bu ulusalcı politikaları tartışmaya açmadan mesela bizim Kürt meselesini çözebilmemiz mümkün değil.

Dindarların her türlü haklarını yerine getirilmeden bu meseleleri tartışmadan mümkün değil. Ve gerçekten de çözemiyoruz, halledemiyoruz bunları. Ben biraz da yaşım ilerledikçe artık iyimserleşmeye başladım. Ben çok olumlu bakıyorum Türkiye'deki gelişmelere. Böyle toplanıyoruz mesela bu meseleleri konuşabiliyoruz. Yani eleştirel olarak otuz tane Atatürk dedim herhalde burada. Eskiden bunu böyle kolayca telaffuz etmek çok mümkün de değildi.. Biraz daha rahat yazıyoruz, çiziyoruz.

Kenan Alpay, 103 yıl önce katledilen Ali Şükrü Bey'le ilgili Trabzon’da geniş kapsamlı bir sempozyum yapıldığı bilgisini aktararak sözlerine başladı. Ali Şükrü Bey’in Millî Mücadele’nin en önemli simalarından birisi olduğunu, o dönemde yayınladığı Tan gazetesinin dönemin fikri perspektifini ortaya koyan en önemli araçlardan birisi olduğunu belirtti. Alpay konuşmasının devamında şöyle söyledi: Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı Topal Osman ve çetesi tarafından kaçırılarak katledildi. Ve sonrasında hepimizin bildiği gerilimli, çatışmalı hadiseler oldu. Ama şimdi biz bu 103 yıl boyunca rahmetli Kadir Mısıroğlu'nun başlattığı o tartışmanın dışında hemen hiçbir yerde Ali Şükrü Bey'i kimin, neden öldürttüğünü, Millî Mücadele döneminde yaşanan bu ilk siyasi suikastın aslında Mehmet Akif başta olmak üzere despotik modernleşmeye ve Tek Adam rejimine karşı itiraz eden İslamcı ve muhafazakâr camiaya dönük büyük bir korkutma ve sindirme operasyonu olduğunu dillendiremedik maalesef.

Kenan Alpay sözlerine özetle şöyle devam etti: Cumhuriyet’in kuruluşundaki radikal ve militan modernleşme süreci maalesef anayasayla teminat altına alınmıştır. Ve bu teminat değiştirmeyi değil, değiştirilmesinin teklif edilmesini dahi kabul etmeyecek bir tekebbürü barındırmıştır. Öyle bir tuğyan ki, öyle bir azgınlık, öyle bir hegemonya ki herkesi kayıtsız şartsız sadece biat etmeye hatta sevmeye de mecbur tutuyor. Aynı Büyük Birader’in (Big Brother) distopik hikayesinde olduğu gibi. Şimdi bu resmî ideolojinin milli eğitimden medyaya, anayasadan meclise ve siyasete hatta üniversiteye, diplomasiye kadar hemen her yerde baskın bir karakteri var ve siz ne yaparsanız yapın o çizgiyi aşmanıza, o çizgiyi zorlamanıza, o çizgiyi tartışmanıza müsaade etmek istemeyen bir bürokratik-siyasi oligarşi var karşınızda.

Aslında “resmi ideoloji nedir?” dediğimiz zaman bu basit cümlelerle ifade edilmiş olan şey resmi ideolojidir. Anayasal tanımda “laik demokratik sosyal hukuk devletidir” diyor. Ama o laik demokratik sosyal hukuk devleti de sadece ve sadece “Atatürk ilkeleri ve inkılapları” çerçevesinde belirleniyor. Bu çerçeve zaten 1931-1932'de Türk Tarih Kurulu kongrelerinde konuşulmuş, tartışılmış. Netice itibariyle Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde kabul edilmiş. 1937 senesinde de anayasaya konulmuş ve anayasanın temel ilkeleri olarak vaaz edilmiş.

Ama bu tabii ki 1950 yılına gelene kadar, 1946'da biraz kırılma, bir yumuşama var ama 50 yılına gelinceye kadar çok militan düzeyde, hatta militer düzeyde topluma dayatılmış. Fakat 1950 yılına gelince aslında Kemalizm ve Kemalist kadrolar çok büyük bir yıkıma uğruyorlar. 1950 Yılında Demokrat Parti'nin kazanmasıyla beraber Kemalizm artık eski radikal militan, marjinal siyasetini topluma dayatamayacağı öngörüsüyle hareket etmeye başlıyor ve bir süre sonra işte 60 ihtilalinde resmi ideoloji revize ediliyor. Sonra araya başka bir takım arızalı tipler Talat Aydemir işte 22 Şubat'ta filan darbe girişimleri var. Sonra bir 12 Mart, 9 Mart hikayesi var. 12 Eylül'den 28 Şubat’a uzanan dayatmalarla bugünlere geliyoruz.

Doğru Kemalizm bugün çok yaygınlaştı. Fakat bu yaygınlaşma kökteki Kemalizm değil ya da Mustafa Kemal'in Nutuk’ta ya da yazılı ya da fiili teamüllerine dayalı olarak inşa edilen Kemalizm’iyle aynı değil. Bugünkü Kemalizm aslında bir pop-Kemalizm. Yüzeysel, sığ, eklektik ve her türlü renge-şekle girmeye müsait yani her yönüyle konjonktürel bir Kemalizm var. Bugün geniş kitlelerin Kemalist olmasında reklam kültürü ve dalgasının belirgin bir etkisi var. O reklam kültürü dalgası da hatırlarsanız Koç Holding'in meşhur reklamlarıyla başladı; “Olmasaydın olmazdık” hikayesinde 1938'in sonundaki 8'in devrilip bir sonsuzluk işaretine dönüşmesi…Bu Kemalizm'e ilişkin anlatılan hikayeler daha çok nostaljik, geçmişe öykünme, vefa duygusu gibi birtakım karakterler kazanmaya başladı. Sonra Vakıf Bank'ın, Ziraat Bankası'nın, Türk Hava Yolları'nın, Turkcell'in ve benzeri bir takım kamu kurumlarının gazetelere, televizyonlara vermiş olduğu o kısa film mesabesindeki reklam filmleriyle beraber Kemalizm bayağı güzel, hoş, herkesin böyle özlem ve minnet duyduğu, “rahmetle andığı” bir geçmişe dönüştü. Ama tabii ki işin aslında esası başka. Bugün Kemalistler bile o günleri gerçek haliyle hatırlamak ve hatırlatmak istemiyor.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken bir İslam Cumhuriyeti ve bir İslam devleti olarak kurulmuştur. Laikliğin anayasa girişi 1937'dir ve bugün “Laik demokratik sosyal hukuk devleti” ifadesi 2 Mayıs 1960 ihtilalcilerinin 1961'de yapmış oldukları anayasada karşılık bulmuştur. Daha önemli bir şey ise, Fransa'nın laikliği kabul ettiği ve anayasaya geçirdiği tarih 1958'dir. 1958'den önce Fransa Anayasası'nda laiklik ifadesi bir ilke olarak belirtilmemiştir. Dolayısıyla her ne kadar bugün Türkiye'de birileri biz Fransa'daki laikliği model aldık demiş olsalar bile benim okuduğum kadarıyla gerçekten bugün burada laiklik adını ortaya konulan tecrübeler Fransa'da bile ortaya konulmamıştır. Fransız Jakobenleri evet bir dönem din düşmanlığı yapmışlardır ama din düşmanlığını buradakiler kadar sistematik ve ileri noktaya taşımamışlardır. Buradaki gerçekten bambaşka bir tecrübedir. Laikliği evrensel bir değer olarak ortaya koydukları zaman bizim itirazımız şöyle olmaması lazım: “tek tip bir anayasa, tek tip bir laiklik yoktur. Bir de Anglo-Sakson laikliği var” demek durumunda değiliz. Fransız laikliğine karşı İngiliz laikliğini önererek herhangi bir adım atamayız.

Fransa'nın haricinde dokuz tane Fransız sömürgesinde laiklik bir anayasa ilkesi olmuştur. Afrika'daki Fransız sömürgelerinde laiklik bir anayasal ilke olarak bulunmuştur. Bir de onuncu olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde. Peki burada biz bu meseleyi nasıl konuşuyoruz? Biz geçmişe dönüp bakacak olursak solculuk, masonlar, Sabetaycılar diye eleştirdik. Bu eleştiriler de günün şartlarına göre belki bir noktada makul olabilir diyelim. Ama AK Parti'nin ilk dönemlerine baktığımız zaman bürokratik oligarşi denilmiştir. Zaman biraz ilerlemiştir Kürt meselesi, Dersim meselesi konuşulmuştur. Zaman biraz daha ilerlemiştir Ezan meselesi konuşulmuştur. Başörtüsü meselesi çözülmüştür. İskilipli Atıf Hocanın, kaybedilen mezarı bulunup İskilip'e nakledilmiştir.

Eğer biz gerçekten de dirayetli olmak cesaretli olmak ve bu resmi ideolojinin üzerimizdeki geçirmiş olduğu deli gömleğini parçalamak istiyorsak o zaman bizzat resmi ideolojinin adı Kemalizm midir, Atatürkçülük müdür, CHP midir her neyse bunu ortaya koyarak, bunu aşmanın yollarını aramalıyız. Ve bu konuda da sütre gerisinden konuşmamalıyız. Yani liberallerin veya muhafazakarların arkasına saklanmadan kendi adımıza, kendi kelime ve kavramlarımızla konuşmalıyız. “Biz de milliyetçiyiz kardeşim. Bayrağı en çok biz seviyoruz. Vallahi vatanseverlik konusunda şampiyonluğu kimseye bırakmayız” falan gibi şeylere hiç gerek duymaksızın kendi öz güvenimizle bunu ortaya koymamız gerekir. Ve burada ben modern, seküler muskalar takmadan konuşmak taraftarıyım.

İlk tur konuşmalarından sonra Mustafa YILMAZ “Zihnimizi toparlayan bir zemin oluştu ve dertlerimizin ne olduğunu biraz hatırladık” diyerek yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuza dikkat çekti ve “Her günün her çağın fıkhı değişiyor. Fakat başka şeyler var bugün. Mesela ben kendi çalıştığım sektörden örnek vereyim. Sağlıkçıyım ben. Bir hastanede yoğun bakımlar yetersiz, yoğun bakım açılacak yani. Bunu çok yaşadığım için söylemek istiyorum. 4 yataklı ya da 6 yataklı yoğun bakım kuracağız. 4 tane yatak koymuşuz veya 6 tane, 8 tane. İmkanlarımıza göre. Hemen bunun için bir tören tertip ediliyor. Kaymakam ya da vali yardımcısı çağırılıyor. Yani burası yoğun bakım... Hemşire, doktor, hasta … başlıyoruz İstiklal Marşı okumaya ve Atatürk ve silah arkadaşları için bir dakikalık saygı duşunda bulunmaya. Veya tarıma meraklıyım, arıcılık kursu alıyorum. Tarım Bakanlığı arıcılık kursu veriyor. Köylüleri toplamış. Hadi bakalım İstiklal Marşı okuyalım. Şöyle bir saygı duruşunda bulunalım bir dakika. Gerçekten komik ama bu bir inadın devam ettiğini gösteriyor. Bu çok oluyor. Doktorlar toplanmış anestezi ile ilgili gündemi konuşacaklar. Bir hoca çağrılmış. Hadi bakalım bir saygı duruşundan bulunalım. Akıl dışı bir süreç var” ifadelerinde bulundu.

Kemalizm'i konuşmadan Kürt meselesini çözemezsiniz. Bu konunun başka kimliklerle, başka inanç ve ideolojilerle de ilgili boyutları var.  Aydın Ünal sadece gazeteci değil, siyasi bir yanı ve geçmişi var. Ve siyasetin merkezinde. Yani çok önemli metinler yazmış kaleme almış. Bizim o meydanlarda dinlediğimiz metinlerin altında imzaları var. Bir bağlama ulaşmak istiyorum. 15 Temmuz sonrasında konuştuğumuz bu mevzu başka bir hal aldı. Milliyetçilik, Kemalizm, muhafazakarlık, dindarlık birbiriyle geçişli bir hale geldi. Tuhaf bir kimlik karmaşası. AK Parti'li başörtülü kadınlar hep beraber Anıtkabir’e gittiler. Bu insanları sahada böyle davranışlara iten nasıl bir kimlik? Biraz mevzuyu açmaya yönelik olarak, sizin pratikte Ankara tecrübenizle Ankara gazeteciliği tecrübenizle mevzuyu derinleştirebilirsek memnun olurum.

Aydın ÜNAL, ikinci turda özetle şunları söyledi: Çankaya sofrasının etrafında sabaha karşı kafalar iyiyken bir karar veriyorlar. Diyorlar ki Türkiye'nin istikameti Türkçülük olmalı daha doğrusu ulusçuluk olmalı. Kemalizmi ancak buna sığdırabilirsiniz. Ümmetçilikle, Türkiye'nin İslami yapısıyla ve renkleriyle uyuşmayan bir karar alınıyor ve yüz yılı aşkın bir süredir bu karar zulümden başka hiçbir şey üretmiyor. Bugün de ısrarla bunu ayakta tutmaya çalışıyorlar. Kemalizm çerçevesi ve çizgileri belli olmayan, içeriği belli olmayan bir ideoloji. İdeoloji bile değil, bir inanç sistemi ve yaşam tarzı. “Yurtta sulh cihanda sulh” mesela. Çok genel bir ifade. Biraz incelesiniz. Bütün devlet başkanlarının tarih boyunca benzeri bir cümlesinin olduğunu görürsünüz. Yani Hitler'in bile muhtemelen benzer cümleleri vardı. Ulusçuluk da Batılılaşma da her ikisi de iflas etmiştir. Her ikisinin de Türkiye'ye çok ağır bedeller ödettiğini biliyoruz. Yani ulusçuluk mesela Kürt meselesini doğurmakla bedel ödetmiştir. Diğer taraftan Batılılaşma toplumun dokularıyla uyuşmadığı için özellikle Müslümanlarla uyuşmadığı için orada bir zulüm üretmiştir.

Şimdi bizim bu kısırdöngüden çıkmamız gerekiyor. Bu ülkenin öncelikli sorunu Kemalizm'dir. O çerçevesi olmayan, herkesin kafasına göre yorumlandığı ve herkesin bir baskı aracı olarak kullandığı Kemalizm'dir. Biz bu meseleyi konuşamazsak tartışamazsak bu ülkenin hiçbir meselesini halledemeyiz. Şimdi bakın İran'a saldırıyorlar, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail işin içinde petrol var. İşin içinde İsrail'in güvenliği var. Ama Batı’nın yıllardır ve bugün İran'a söylediği şu. “Bizim çizgimiz dahilinde ol. Bize uyum sağla. Bize boyun eğ. Eğer bize boyun eğmezsen sana ambargo uygularız, gücümüz yeterse gelir seni bombalarız, sana saldırırız. Senin rejimini değiştirmeye çalışırız.”

Bunu bize de yaptılar, Osmanlı'ya yaptılar, Birinci Dünya Savaşı sonrası biz Lozan'a imzaladık. Yani biz orada teslim olduk. Şimdi bakacağız İran uluslararası sisteme dahil olmadı ama şimdi teslim olacak mı, olmayacak mı? Göreceğiz. Bugün mesela eğitim sistemindeki bu Kemalist formatlamayı kaldırın. Türkiye'de bu anlamda işte Kenan beyin ifade ettiği o değişimleri, devrimleri yapın; o zaman İstanbul'dan geri çekilen İngiliz'in geri döndüğünü görürsünüz. Çünkü bizi İngiltere'ye, Avrupa'ya, Amerika'ya bağımlı kılan bir urgandır, bir iptir Kemalizm. Yani hiçbir işe yaramıyor ama bizi orayla irtibatlı tutuyor. Siz onu eleştirmeye başladığınız zaman aslında o irtibatı eleştiriyorsunuz. Bundan içeridekiler de rahatsız oluyor, dışarıdakiler de rahatsız oluyor. Fakat dediğim gibi umutsuz değilim.

Ya bu kadar başörtü de TikTok'ta şunu yapıyorlar, Anıtkabire gidip fotoğraf çektiriyorlar. Yani büyüdükçe böyle sorunlar ortaya çıkıyor. Hayati öneme sahip değil. Ama önemli olan şu, Türkiye'nin her yerinde başörtülü kadınlar var, çalışıyorlar ve başörtüsüne sahip çıkıyorlar. Binlerce hafız yetişti. Arapça bilenler, Çince, Rusça, Paris'i, Berlin'i, Londra'yı görmekten ziyade gidip Afganistan'ı, Pakistan'ı gören, Çin'i, Hindistan'ı gezen gençlerimiz var. Bunlar Türkiye'yi değiştirecekler, dönüştürecekler, tarihi yeniden yazacaklar. Bunlar daha cesur olacaklar. Ve biz teorik tartışmaları yaptıkça, bu işin güç planını da hesaba kattıkça ben bu dinamiğin değişeceğini kökten değişeceğini düşünüyorum. Yani Kemalizm er ya da geç yıkılacak. Yıkılmaya mahkûm zaten. Başka çaresi yok.

En önce bu ülke benim. Evet en çok konuşması, tasarrufta bulunması ve fikir üretmesi gereken benim. O zaman bu anayasa öyle ya da böyle değişecek. Kürtleri de kucaklayan başka etnik kökenleri, din mezhebi kökenleri de kucaklayan bir anayasa yapılacak. Bu ülke ancak o zaman huzura kavuşacak. Aksi takdirde bize huzur yok. Ama ben dediğim gibi umutluyum. Bunu aşacağız, aşılacak.

Kenan ALPAY, ikinci turda özetle şunları söyledi: Hükümet Ergenekon ve Balyoz davaları süreci yaşanırken 12 Eylül'le ilgili de bir dava açıldı ve 12 Eylül darbesini yapanlar Kenan Evren'in şahsında 12 Eylül davasında yargılandılar ve mahkûm edildiler. Şimdi 12 Eylül cuntası yargılanıp mahkûm edilmişken darbeci generallerin rütbeleri sökülmüşken 12 Eylül cuntasının topluma dayatmış olduğu Anayasayı ölümüne savunmak ya da ona dönük eleştirileri savuşturma mahiyetinde bir takım böyle taktikler, stratejiler yürütmek hakikaten akıl alır gibi değil.

Ama netice itibariyle Türkiye'de bu işler biraz gündem oluşturulmasıyla ilgili bir şeydir. Hakikaten bu konuyla ilgili de camiamızın üzerine düşen sorumluluklar var. Çünkü bugün 12 Eylül'ü kendilerine karşı yapılmış olduğu ve İslamcıları desteklediği iftirasıyla propaganda eden CHP'sinden en radikal soluna kadar bir cenah var. Hatırlayalım 2010 senesinde 12 Eylül anayasasının 40 küsur maddesi değişmesin diye kıyametleri koparttılar ve bir blok olarak hareket ettiler. Ama o dönem %58'lik bir toplumsal destekle bu anayasa tadil edilmişti.

Bugün eğer meydanlarda, caddelerde, okullarda, spor salonlarında yani bir kişi yüceltiliyorsa, bu kişiye bilerek, bilmeyerek ilahi, rabbani birtakım sıfatlar atfediliyorsa yani onun kurtarıcı olması, kurucu olması, rahmetle, minnetle, anılması, ülke ve toplumun varlığının onun varlığına bağlanması vs. gibi birtakım şeyler atfediliyorsa … Biz Allah tarafından reddedilmiş, zemmedilmiş, lanetlenmiş bir söylem ve modele her durumda karşı çıkmakla mükellefiz. Dolayısıyla Firavunlaşmanın, Nemrutlaşmanın, Ebu Cehilleşmenin temsilcisi kimse, ona karşı biz sözümüzü söylemekle mükellefiz. Resulullah Aleyhisselam tebliği ve davetine devam ederken, sık sık geçmiş dönemlerde yaşanmış bazı tecrübelere atıflar yapılmışsa, bizim de esasen tarih algısını yeniden toplum nezdinde inşa etmek gibi bir görevimiz var. Bunun için provokatif girişimlere de hiç gerek yok. Özgüven içerisinde sakin, sükunetli ama sözünde kararlı ve gerekirse o sözün bedelini ödemekten de imtina etmeyecek bir duruşa ihtiyacımız var.

Türkiye’deki akademi de Nutuk’u okumayı tavsiye ediyor. Nutuk'u nasıl okuyacağız? Birtakım telgraflar, tamimler, gelen eleştiri ve taleplere verilen cevaplar. Kazım Karabekir başta olmak üzere, 1924-1925'ten itibaren Mustafa Kemal'e askeri ve siyasi kişiliklere dönük, Mustafa Kemal'in itham edici, ilzam edici, tahkir edici birtakım sıfatlarla saldırdığını görüyoruz. Halbuki Nutuk da Mustafa Kemal'in etrafındaki insanlar da kritik edilebilir. Ama biz Mustafa Kemal'in etrafındaki insanlar deyince aklımıza bir tek İnönü geliyor. Bir de biraz Dersim meselesinden dolayı Sabiha Gökçen geliyor. Ama onu da yanlış bir bağlamda: “Annesi Ermeni miydi? Yetimhaneye terk edilmiş miydi?” Önemli değil ki bu mesele. Manevi kızlar müessesesi nedir? Bu kadın Dersime gönderilirken hangi amaç ve misyonlarla gönderilmiştir? Buna ilişkin bir şeyler söylemek gerekir ama başka isimleri de tanıtmak lazım. Yani örneğin Recep Peker kimdir ve İnkılap dersleriyle ortaya koyduğun ideoloji nedir?

Ben burada Aydın beyden biraz farklılaşıyorum. Resmi ideoloji Recep Peker'in İnkılap dersleri kitabında çok net bir biçimde Ankara Üniversitesi'nde verilen seminerlerde kendisini göstermiştir. Edirne Milletvekili Şeref Aykut'un Kemalizm kitabında ve Munis Tekin Alp'in yani Mois Kohen'in yine Kamalizm kitabı bunu net bir biçimde göstermiştir.  

Prof. Dr. Ahmet Mumcu'nunki başta olmak üzere neredeyse 50 yıldır bütün üniversite ve liselerde okutulan İnkılap Tarihi kitaplarında “Atatürk milliyetçiliği asla ırkçı değildir” diye yazar durur. Tamam da bu ülkede kafataslarını kim, nasıl ölçmüştü hocam? (Allah rahmet eylesin) Mimar Sinan'dan başlamak üzere, şu kadar sene mezarlardan insanların kafataslarını çıkartıp Brakisefal mıdır, Dolikosefal mıdır diye ölçen kimdi?

Adnan Menderes'in Demokrat Parti döneminde yaptığı en önemli yanlış İnönü'ye karşı mutlak bir değer olarak Atatürk'ü ve Kemalizmi çıkartmasıdır. Bugün de yapılan en büyük yanlış “Görüyor musun Atatürk'ün partisi kimlere kaldı? Atatürk'ün partisine yazık ediyorlar” gibi serzenişler söz konusu.

Soru-cevap kısmında Aydın ÜNAL değerlendirmesine şöyle devam etti: “Resmi ideolojinin temelleri Kemalizme dayanmıyorsa Kemalizmin ne olduğunu pratik hayatımıza etkilerini ortaya koymadan ve bu olguyu tanımlamadan bununla nasıl mücadele edilecek?” sorusuyla beraber şöyle bir açılımda bulundu: Kenan bey, Kemalizmin ciddi bir teorik altyapısı olduğunu iddia etti. Recep Peker dedi, Falih Rıfkı dedi… Bunlar sosyalizmde olduğu gibi, liberalizmde, faşizmde olduğu gibi biz de ortaya bir çerçeve çıkartalım dediler. Sağlığında da Mustafa Kemal buna müsaade etmedi veya onay vermedi. Tabii ki Kemalizm üzerine binlerce kitap var. Bir sürü insan yazdı bununla ilgili. Hiçbirinin kritiği yapılamadı. Türkiye'deki asıl sorun bu. Hatırlar mısınız bilmiyorum. Onu eleştiren birisi sonra “Mabudumuz Atatürk” diye bir yazı yazmıştı. “Mabudumuz Atatürk” başlıklı bir yazı yazıyor. Evet. “Tanrımız Atatürk” diye yazı yazıyor kendisini affettirmek için. Tabi. Yani anlatmak istediğim şu. Hafif bir eleştiri yapıyorsunuz. Öyle bir üstünüze geliyorlar ki. Kendinizi affettirmek için dinden çıkmak zorunda kalıyorsunuz haşa. Allah korusun. Sabahattin Ali'yi mesela böyle katlettiler.

Hamza Türkmen, “Bu resmi ideolojiyi Kemalizm'e eşitlemek ne kadar doğru? Resmi ideoloji daha önce de Lozan'la başlamıyor mu?” sorusunu yöneltti.

“Benim de söylemek istediğim bu” diyen Aydın ÜNAL, Kemalizm ile ilgili teorik çalışmaların ciddi bir kritiği yapılmadığı için onların havada kaldığını belirtti. Biraz 60'larda, 70'lerde Sol Kemalizm bu konuda ciddi bir teori oluşturmaya çalıştı. Ama Birikim Yayınları bir proje dahilinde mesela bu Kemalizmin literatürüne karşı ciddi eleştiriler yaptı, bununla ilgili çok da eser yayınladılar. Kendileri de Kemalist olmalarına rağmen niye yaptılar onu bilmiyorum.

Benim Kemalizm tanımım şu, bir ideoloji olmadığını söylemeyeyim. Bu bir inanç sistemi, bu bir yaşam tarzı. Diğer bütün ideolojilerden ayrılan, daha doğrusu özgün olan iki yönü var. Kemalizm dediğimiz şey aslında bir ümmet toplumundan bir ulus toplumu çıkarmaya çalışması. Yani bir ümmetten ulus çıkarmaya çalışıyor Kemalizm. İki Müslüman bir toplumu Batılılaştırmaya veya laikleştirmeye çalışıyor. Bu iki konu çok temel. Sonradan başka ülkelerde denildi ama ilk defa bizde denildi. Bir, ümmetten ulus çıkarmak. Ve Müslümanlardan laik bir toplum yaratmak.

Lozan öncesi süreçte Osmanlı'nın son dönemindeki tartışmalara Kemalizm kesin bir cevap verdi. Ulusculuk ve laiklik. İkisi de tutmadı, ikisi de patladı. Yani “Ümmetten Ulus Çıkarma Projesi” en başta Kürt meselesinin ortaya çıkmasıyla olmayacağı anlaşıldı. Laiklik meselesi zaten Türkiye'nin dokusuyla uyuşmadı. Ama bunlar hiçbir zaman revize edilmedi. Hala da diri tutulmaya, ayakta tutulmaya devam ediyor. Kemalizm ve resmi ideoloji bence bu iki ayak üzerinden yürüyor. Milliyetçilik ayağı ve laiklik ayağı üzerinden. Ama Müslüman toplumda milliyetçilik, Müslüman toplumda laiklik özgün şeyler değil. Bunlarla teorik anlamda, pratik anlamda mücadele ettiğimiz zaman zaten bu iş ortadan kalkmış olacak.

Sorulara toplu cevap veren Kenan ALPAY, özetle şunları söyledi: Fiiliyatta olan iyilikler sözde olan iyilikleri çok çok aşmış durumda. Düne nispetle daha iyiyiz. Örneğin Kemalizm ya da resmi ideoloji ve onu temsil eden insanlar için Orta Doğu bir bataklığı ifade ederken, Araplar bir ihanetin nesnesi olarak sürekli yerin dibine batırılırken, biz bugün Şam-ı Şerif'e büyük elçi atıyoruz. Ve Ahmet Şara ile ve orada İslami mücadeleyi yükselten insanlarla savunma iş birliği anlaşmaları yapıp Şam'ı, Halep'i, Humus'u nasıl imar edeceğimizi konuşuyoruz. Ve bugün ülkenin hemen her yerinde vakıflar, dernekler, hatta okul aile birlikleriyle buralarda ihya ve inşa faaliyetlerine girişenler var.

Ülkenin dört bir tarafında bugün gençlere ilişkin çok çabuk yargılar söyleniyor. Boştu, geleceği yoktu. Tembeldi, dijital bağımlısıydı vs. vs. Ama gençlik bundan ibaret değil. Gönül ister ki hepsi böyle dinamik gerçekten atılgan, sapasağlam gençler olsun ama olmuyor. Demek ki gençler kadar anne ve babaların kendilerini gözden geçirmesi gerekiyor. Okulda öğretmenin anlattıklarına takip, tahlil ve müdahale etmeyen veliler çocuklarını kamu malı olarak mı görüyor? Oysa öğretmene, okul idaresine ve müfredatına “benim çocuğum kamu malı değildir. O benim çocuğum. Onun inancına, onun ahlakına siz herhangi bir olumsuz tesirde bulunamazsınız” diyecek bir tavır ortaya koymak gerekir. Bunu yapamıyorsak ciddi vebal ve sorumluluğumuz var demektir.

Programdan sonra panel konuşmacıları dernek mescidinde erkek ve hanımların katıldığı konuyla ilgili diyaloga ve aktif bir müzakereye geç vakitlere kadar devam ettiler.

Haber: M. Suyuti Dindar

Foto: Fatih Ak

Etkinlikler Haberleri

Başakşehir Özgürder'de "Geçmişten günümüze direnişin toprağı Gazze" kitabı değerlendirildi
Tarihin ruhu ve sünnetullah: Toplumsal değişimin değişmez yasaları
"Ehlimizi ateşten nasıl koruyacağız?"
Başakşehir Özgür-Der'de ‘Kürt meselesi için çözüm arayışında son safha ve İslami yaklaşım’ paneli yapıldı
Teşhircilik sadece bir günah değil, insanı manevi ölüme götüren patolojik bir vakadır