“Postmodern Dünyada Müslümanca Yaşama”

Özgür-Der Ümraniye Şubesi’nce 26 Kasım Cumartesi akşamı, Çamlıca Sabahattin Zaim Kültür Merkezi’nde bir panel düzenlendi.

“Postmodern Dünyada Müslümanca Yaşamanın İmkanları” konulu paneli Araştırmacı Yazar Abdurrahman Arslan sundu.

Kenan Levent’in yöneticiliğini yaptığı panelde Abdurrahman Arslan özetle şunları söyledi:

“Posmodernizm, modernizmin devamı değil, ondan bir kopuştur. Modernitenin kendine ait bit hakikat anlayışı vardı ve insan bunu keşfetmek için çaba sarf ediyordu. Bu hakikatin yeride fiziksel dünya idi. Fizik bilimi de bu hakikati aramamızın bir ifadesiydi. Burada hakikat şöyle tasarlanmıştı; dışarıda dışsal bir gerçeklik ve bunu biz akılla elde edebiliriz, dolayısıyla saf bir akılla çaba sarf edersek aklımız ve kullandığımız yöntem dış dünyadaki mevcut hakikati bize bir yasa olarak bildirebilir. Çünkü artık modern dönemde hıristiyanlık döneminde hakikat incile ait bir gerçeklikti. Oysa modern dönemde artık hakikat fiziksel dünyaya aittir. Ve onların deyimiyle tanrının ikinci kitabı olan tabiattadır. Bu hakikatinde kendisi artık bir yasadır, kanundur. Bir fiziksel kanun olarak vardır nitekim bundan sonra değerler alanının değişmesi dediğimiz bir olay ortaya çıkıyor. Her değer alanının kendine ait bir yasası vardır insan ise bu yasaları bulmakla kendini görevli hissetmektedir. Bunun temeli fizik bilimidir. Burada gerçeklik nesneldir, objektiftir yani herkesin görebileceği bir şeydir, dışsaldır ve tabi ki akıl burada şeffaftır çünkü hakikati yasa olarak bulurken bir ayna gibi bize yansıtma özelliğine sahiptir. Dolayısı ile dilde bu bulunanı bize anlatma hususunda yeterli bir kapasiteye sahiptir. Bütün bu kabuller postmodernizm ile birlikte yıkıldı. Hakikatin dışsal değil postmodernizm içsel olduğunu yani insanın yorumuna bağlı olduğunu dolayısı ile dışarıda nesnel herkesin görüp kabul edebileceği bir hakikaten bahsedilemeceğini söylemeye başladı postmedernizm.

Bunun yanında başka bir şey daha söyledi postmedernizm, dediki; bağımsız bir gözlem yoktur, bu şu demekti yani hiçbir yöntem bağımsız değildir. Bağımsız bir akılda yoktur yani saf bir ayna vazifesi görecek bir akılda yoktur. Artık içinde bulunduğu kültürel dünyasından etkilenir ve bilgi üretirken yada gözlemde bulunurken yada eşyanın hakikatini bize bildirirken o bulunduğu toplumun kültüründen de azda olsa bir şeyler katar. Böyle olunca da aklın saflığı da ortadan kalktı. Aynı zamanda modernlik dilinde saf olduğunu söylüyordu. Bize hakikati iletebilecek kapasiteye sahipti. Fakat postmodernistler dedi ki; dilin böyle bir kabiliyeti yoktur. Yani her bilgi biçimi dile bağlıdır. Dilin kapasitesi oranında bize o hakikati bildirebilir. Dilin kendisindeki yetersizlik hakikatin aktarılmasında da etken rol oynar. Mesela, Kurandaki ayetlerin Arapça dilinin bazı şeyleri anlatma hususunda sınırlı olduğunu bazı teologlar söylemeye başlamışlardı son dönemlerde. Yani dilin yetersizliği ile İslam hakikatinin eksik anlatılması, aktarılması gibi bir tartışma olmuştu. İşte bu iddiada bulunanlar postmodernizmin dil konusunda ki bu görüşünden dolayı böyle bir düşünceye kapıldılar.

Postmodernistler merkezi olan her şeye karşı çıkmaya başladılar ve merkezi olan her şeyin değişmesi gerektiğini söylediler. Bununla beraber bir parçalanma kavramını gündeme getirdiler. Ve bütün kavramları parçalayarak insanı özgürleştirmeye çalıştılar. Yalnız burada enteresan bir şey vardı, modernlik kilise karşısında insanı özgürleştirmek için akıla sarılmıştı, modernizm insanın akıl yoluyla özgürleşeceğini savunmuştu, tarihin gaip bir cilvesi şimdi postmodernizmde bir özgürleşme ve özgürleştirme projesi olarak aklı redderek ortaya çıkmaya başladı. Bu batı entelektüellik tarihinin önemli gel gitlerinden biri sayılır. Bunu ifrat ile tefrit şeklinde okumamızda mümkün.

Postmodernistler birde şunu söylediler; sosyoloji her ne kadar toplumsal yasalardan bahsetsede aslında yasalardan, toplumsal yasaların aslında bir önemi yok, insan eylemi yasalara değil insanın faaliyeti kavram bağımlıdır diye bir kavram ortaya koydular. Kavramları biz bir eleştiriye tabi tutarsak insanları özgürleştirmiş oluruz dediler. Çünkü merkezi olan her şeyin yıkılması gerekiyor. Merkezi olan her şey otoriterliği çağrıştırıyordu.

Bugün bizim kemsin özelliklede genç arkadaşların benim şahsen hep üzülerek izlediğim ataerkillik kavramı bunun karşıtı özelliklede kadın erkek ilişkilerde toplumsal ilişkilerde ve aile meselelerinde ataerkillik kavramını Müslümanlar çok kullanıyor oysa ataerkillik otorite olan her şeye karşı kullanılan bir kavramdır. Çünkü eğer akıl merkezden çıkarılacaksa bu demektir ki otorite olmayacak. Ya da otoritenin farklı bir türü ile karşı karşıya geleceğiz. Ben burada aklı merkezden çıkardığımızda ne oluyor ne olacak akıl kayboldu mu? Ben buraları konuşmuyorum. Zaten aklı merkezden çıkardım demekle batı bundan kurtulamaz. Yada kurtulacağını düşünüyorsa o onun sorunudur. Biz modernitenin dediği aklıda kabul etmiyoruz. Biz zaten akıl kavramı üzerinde modernite ile anlaşamıyoruz. Onun akıl tarifi ile islamın akıl tarifi arasında bir mahiyet farkı vardır. Onun dediği bilgi kaynağı ile bizim dediğimiz bilgi kaynağı arasında da bir mahiyet farkı vardır. Onların akıl merkezli bir toplum inşası ile islamın cemaat merkezli toplum inşası arasında da doğal olarak fark vardır. Onun dediği akıl merkezli birey tanımı ile islamın vahiy merkezli mü’min/mü’mine tanımı arasında da büyük farklar vardır. Dolayısı ile biz bütün bu unsurların modernitenin bu öncüllerini Müslüman olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Günümüzün dünyası bu öncüllerin üzerine kurulmuştur.

Bu yüzden sadece sorunumuz postmodernitenin getirdiği değil, elbette o da yeni sorunlar getiriyor ama aynı zamanda da moderniteden farklı yeni bir özgürlük alanı da getiriyor. Tam da bu uyuşturucu narko özgürlük dediği bir özgürlük getiriyor. Eğer farkına varırsak sorun değil ama yok eğer farkına varmazsak bu uyutucu ve uyuşturucu bir özgürlüktür. Çünkü bu özgürlük hakikatin insan merkezli olmasından dolayı hakikati insan bedenine indirgemiştir. Buda hazzı öne çıkar maktadır ve özgürlüğüde bir bakıma bunu kolaylaştıracak bu hazzı tatmin edecek şekilde karşılayacak şekilde bir özgürlük bir kültür tanımı yapmaktadır ve giderekte yeni bir siyasal kültür oluşturmaktadır. Bu siyasal kültür artık toplumun taleplerini yerine getirmekle kendini yükümlü tutan bir siyasettir.

Bunlar bir demokratik bir talep olarak ortaya çıkıyor. Bunu iyi tahlil ettiğimizde ortaya büyük sorunların çıkacağını söylememiz mümkündür. Fakat bu bütün taleplerin demokratiklik adı altında meşrulaştırıldığını da biliyoruz. Bugün artık her şeyin meşru temeli demokratik olmak zorunda olmasıdır. Müslümanlarda hayatlarının büyük bir çoğunluğunda islamın meşruiyetinden çok maalesef demokratik bir meşruiyet aramaktadır. Bunu söylemek özgürlüğe karşı çıkmak anlamında değil ama maalesef bütün bir dünya demokratik bir zihnin eleştirilmesini pek kabullenemiyor. Oysa demokratik bir zihnin eleştirilmeye muhtaçtır çünkü bu zihin islamla uyuşamaz. Benzerliklerimiz olur her insanla ortak bir tarafımız vardır. Bundan sonrası önemlidir. Nasıl bir aile yapısı vardır insanların bu önemli.

Özgürlük ideolojik bir inşadır. Biz sadece bir kölenin serbest hareket etmesinden bahsetmiyoruz. Hiçbir toplumun dünya görüşünden bağımsız inşa edilemez. Birinin özgürlük dediğine diğer bir toplum ahlak diyebilir. Batıdaki özgürlük kavramının anlamı Japonya’da ahlaksızlık olabiliyor.

Postmodernite, toplumdaki her bireyin kendi doğrularının olabileceğini sabit ve herkesin kabul etmesi gereken doğrular dizisini kabul etmez. Özgürlük adı altında, “ben böyle inanıyorum benim için doğru budur” düşüncesi yaygınlaştırılmaya çalışılır.”

 

Etkinlikler Haberleri

“Gazze’yi yerle bir ederek Hamas’ı ortadan kaldıramazsınız!”
"Gazze direnirken bizler yılgınlığa düşmemeliyiz!"
Mehmet Kırkıncı’nın "Hayatım Hatıralarım" kitabı üzerine
1970’lerde Uyanış Sürecimizde ilk temsil: “Düşünce Dergisi”
Üsküdar’da “Muhacirlere karşı sorumluluğumuz” konuşuldu